“O Captain! My Captain! Rise up and hear the bells!”
Walt Whitman – 1866
Hayallerle yaşıyoruz hepimiz. Birgün gerçekleşiverecek ve bizi tutsak olduğumuz düzenden kurtaracak, motorları maviliklere doğru süreceğimiz o güzel günlerin gelmesini bekliyoruz. Yakıştıramıyoruz kendimizi acele simitlerle başlayıp, stresli telefonlarla devam eden ve magazin dolu haber bülteniyle sonlanan günlerde pahalı apartman daireleri ve sıkışık trafiklerin içine. Kravat, kısa mesaj, supermarket ve Internet bankacılığıyla hayatın geçip gidebileceğine bir türlü inanmak istemediğimiz için aslında bir başka yaşam daha yaşayacağımızı düşünüyoruz kolayca. Günde 6 saatten fazla bilgisayar karşısında kaldığımız için midir nedir, hepimiz bir gün Bodrum’da butik otel işleteceğimize inanıyoruz.
Zorunluluklarla yaşıyoruz hepimiz. Bir çocuğa bakmak, bir hastalıkla uğraşmak ya da ev kirasını ödemek gibi dertlerimiz var. Hayat o kadar acımasız ve diğer insanlar o kadar vefasız ki, bütün yük kendi omuzlarımızda. Ve o yükün altında o kadar çok eziliyoruz ki, hayatı kendimiz için de yaşayabilmeyi devamlı erteliyoruz. Sanki bir gün birileri hayatı durduracak ve “Yeter artık oyunu sen kazandın! Hayal ettiğin gibi bir yaşamı hak ettin.” diyecek.
Hayat gailesiyle yaşıyoruz hepimiz. Bir meslek ve bir gelir sahibi olup, bunun üzerine bir hayat inşa ediyoruz. Meslek ilerliyor, gelir artıyor ve o inşa edilen hayatın standartları da yükseliyor. Bina o kadar yükseliyor ki temel yeterli gelmiyor ve sürekli destek yapıyoruz yalap şap. Gelirimiz ne kadar artarsa lükse açlığımız o kadar artıyor. Geçen sene Formula arabası gibi gelen arabamız bu sene hurdalıktan çıkma gibi duruyor, daha birkaç ay önce beğenerek izlediğimiz televizyonumuz, plazma ekranların yanında çok zavallı görünmeye başlıyor ve bazen cep telefonumuzu ortaya çıkarmaya utanacak kadar, sahip olduklarımızla özdeşleştiriyoruz kendi kişiliğimizi. Burada durup da Ursula Le Guin’i hatırlayan var mı?
Yanılsamalarla yaşıyoruz hepimiz. Yalnızca belli bir tarihten sonra hayallerin gerçekleştirilebileceğine inanıyoruz. Halbuki hayat geçip gidiyor ve carpe diem aslında hayatın tek gerçeği. Güneşli bir gün daha görebileceğinin garantisi yok ki. Denize açılmak hayalinse onu bugün yap, yarın bu şansın belki de olmayacak. Bodrum’da butik otel açacak kadar delikanlıysan en azından git fiyatını sor be adam! İspanyolca öğrenmeye başlamak için daha iyi bir şansın olacağını mı zannediyorsun? Yanına gidip “merhaba” demezsen o sana gülümseyen kızı görmeyeceksin belki bir daha. Ve motosiklete başlamak için ya da hayalindeki motoru biraz zorlanarak almak için daha uygun bir gün geleceğini kimse garanti etmiyor sana.
Bir gün herşeyin değişeceğine olan inançla yaşıyoruz hepimiz. Keskin bir terfi, emeklilik, piyango, iddaa ya da her neyse... Bir gün bir sihirli değneğin hayatımızı birdenbire o emeklilik reklamlarındaki yapmacık mükemmellik haline sokuvereceğine inanıyoruz. Ve aslında bu hayali gerçek yapabilecek tek kişinin kendimiz ve yapılabilecek zamanın bugün olduğunu göremeyecek kadar körleşmiş haldeyiz.
Daha fazla idealleştirmeyi bırak ve anla artık. Senin hayatın işte bu yaşadığın şey dostum. Senin hayatın bu ve değişmeyecek. Bunu kabul et artık. Fight Club’ı hatırla. Senin hayatın bu. Bundan daha iyi olmayacak. Senin hayatın bu ve geçen her dakika bir dakika daha azalıyor. Başka bir hayatın olmayacak!
Hayalleri değiştirmek ve bunu işte bu hayatın içinde yapmak yalnızca senin elinde. Hayat orada duruyor. Hemen şimdi yapabilirsin. Arabanın rotasını çevirip Şile’de balık yemeye gidebilirsin ya da haftasonu eşini alıp bir göl kenarında kalabilirsin. Hayvanat bahçesine götürebilirsin çocuğunu ve fotoğraflarını çekip albüme yerleştirebilirsin. Evini boyayabilirsin bugün ya da Küba’ya, dönüşü 3 ay sonra olacak bir yolculuk için bilet alabilirsin. Hemen bugün bir mağazaya, Internet sitesine girebilir ya da hatta fuara gidip hayalindeki motosikleti alıp eve getirebilirsin dostum. Günü yakala. Günü yakala ki hayatın sıradışı olsun.
Carpe diem...