Bir Kahve İçimlik Yol

Bir Kahve İçimlik Yol

O sabah çok keyifsiz uyanmıştım, nedensiz... Güne yanlış yerden mi başladım, yoksa içimde biriken hayat şartlarının zorlukları mı bilmiyorum, neşeli olmam gereken bir Cumartesi gününde tatsız olmak hiç işime gelmedi doğrusu...

02 Temmuz 2015 Yazı ve Fotoğraflar:Pervin Ozulu

Her zaman her şey harika olacak değil ya! Sebebini bilemeyince enerjim daha da düştü. Sorunu anlama derdiyle boğuşunca iyice mutsuz oldum. İsteksizliğin bu kadarı da olmazdı. Ne içtim ya da ne yedim de dokundu acaba diye düşündüm, çünkü hiç normal değildim. Aslında normal kişilere göre bazen keyifsiz olmak doğaldır, ancak bizim gibiler için keyifsiz olmak anormal bir durum. Sanırım kafamda çok fazla şey birikti ve bütün bu karmaşık düşünceler elbirliği yapıp günümü berbat etmeye niyetlendi, ama buna izin vermeyecektim. Bunun çaresi ne kahve, ne de çay, en iyi ilacım garajıma gitmek oldu. Yavaş yavaş örtüsünü indirdim, bir adım geriye geçtim ve baktım; “ Sen ne güzel şeysin öyle” dedim. O aslında sadece bir makine, benzini doldurduğunda seni her yere götürebilen bir makine. Demir, metal ve plastik aksamlarla yapılmış bir araç. Araç demek hakaret gibi geliyor bana, sadece gerçekleri söylemeye çalışıyorum ama olmuyor. O sadece bir metal parçası değil işte, ona o kadar çok değer ve sevgi veriyoruz ki, bizim için onun bir ruhu var. Bir makinaya ruh verdiğimiz için çılgın ve deli kişileriz aslında. Bazısı çocuğu gibi sever, “aşkım” diyen bile var. Ben evlat muamelesi yapanlardanım. Motorunu satmış olan ve yenisini almaya can atan arkadaşlarımızın da uykusuz gecelerde kurdukları hayallerdedir motorları. İstediğimizi alabilmek için neleri göze almıyoruz ki? Şu an kullandığım motoruma bütçemin yetmeyeceğini bildiğim için alıcı gözüyle hiç bakmamıştım bile, fakat fırsat karşıma çıktığında “aç kalırım, yemem içmem, alırım onu” dedim. Kastamonu’dan aldım onu ve İstanbul’a dönebilmek için benzin parası, yedek para veya başka masraflar için hiç param kalmamıştı. Şansıma satıcı çok iyi niyetli bir insandı, derdime ortak oldu ve bir miktar parayı ayır kendine sonra ödersin dedi, öyle el sıkıştık. Ne bir senet, ne bir kayıt istedi. Hiç unutmam, 1.000 lira az ödemiştim. İnsanlığın hala var olduğunu bilmek, yabancı insanların birbirine güvenebileceği ortamları yaşamak harika bir tecrübeydi benim için. Param oldukça borcumu da kapattım.



Bir Kahve İçimlik Yol



Bir Kahve İçimlik Yol



Garajımda motoruma bakarken anılar ve yaşanan heyecanlar canlandı gözümde. Bunlar çok değerli anılar. İki teker ile yaşanan zorluklar ve sevinçler hayatımızı derinden etkiliyor. Öylece bakakaldım, keyifsizliğimin dibinde de olsam yüzümde tebessüm oluşmaya başladı. Hele bir de kontağı çevirsem ve sesini duysam, yoksa yola mı çıksam? Bu keyifsizliğim geçer mi acaba? Zaten motorun üzeri açıldı artık, elimde anahtarı tutuyordum bile. Yola çıkmak an meselesi olmuştu. Hala “yola çıksam mı” sorusuyla vakit kaybediyordum sadece, çünkü otomatiğe almış gibi giyinmeye başlamıştım. Ancak nereye gideceğimi hiç düşünmemiştim. Ya yine uzun bir yol olursa? “Yanıma biraz erzak alsam hiç de fena olmaz” dedim. Vişne suyumu ve güzel bir manzarada kahve içmek için sıcak su termosumu ve biraz da kuruyemiş alayım bari dedim, ne olur ne olmaz. Bu erzak biraz garip de olsa ve sadece keyif mahsulleri de olsa erzak erzaktır. Sağım solum belli değildir benim, aldım yanıma. Keyfim hiç ama hiç de yoktu hani, yine de motora binmekten vazgeçemedim. Oturduğum sokaktan çıktım, düz devam edersem Fatih Sultan Mehmet Köprüsü istikametine giderim, fakat sola saparsam Şile istikametine gitmiş olurum. Böyle plansız da yola çıkılır mı? Yol ayırımına geldim ve nereye gideceğimi bilmiyordum. Kahvemi nerede en iyi içebilirim fikrine odaklandım ve en yakında doğal ortam nerdedir derken 50 km mesafedeki Şile için karar verdim. Bütün bu düşünceler bir saniye bile sürmedi, beyin fırtınası diyebilirim. Fakat bana 50 km yeterli gelir mi ki? Yolda bir benzin istasyonunda depomu doldurdum. Ne olur, ne olmaz. Başka bir enduro sürücüsü de benzin almaya geldi. Bazen motor sürücüleri, bazı bayan sürücülerden ters tepki aldıkları için selam vermekten çekiniyor. Bunu da bildiğim için mesafeli bir şekilde ufak bir selam verdim. O da kıyıdan ufak bir selam verdi. Yola çıktığımda bir yerde beni sollamıştı, bazen çok fazla etrafımdaki manzaraya bakınca yavaşlayıp yumuşak yumuşak sağda sürerim. Sonra yine denk geldik, bu sefer o sağdan yavaş gidiyordu, benim hızlı sürüşüme denk geldi, bu sefer ben onu solladım. Öyle böyle derken Şile’ye geldim.



Bir Kahve İçimlik Yol



Bir Kahve İçimlik Yol



Bir Kahve İçimlik Yol



Bir Kahve İçimlik Yol



Bir Kahve İçimlik Yol



Bir Kahve İçimlik Yol



Yollarda tesadüfen karşılaştığım motorcularla kısa sürüş yapmak bazen iyi oluyor. Bir kere gece yarısı Eskihisar feribotundan indiğimde ve hızlıca evime kadar gitmek için yoluma devam ederken, tesadüfen sol şeritte benim gibi başka tek bir motorcu vardı. Nasıl gelişti anlamış değilim, fakat bir şekilde tanışmadan ve konuşmadan birbirimizi kollayıp birlikte sürüş yaptık. Gecenin karanlığında daha güvenli bir sürüş oldu ikimiz için. Bazen o beni koruyarak, bazen ben ve ahenk içinde birlikte sürdük. Yüzünü bile görmedim, o da benim. Bu motorculuk desteğidir, dil olmadan anlaşmaktır, halden anlamaktır. Muhteşem bir olaydı. Yol çıkışıma vardığımda bir hoşçakal kornası ile vedalaştım. Kimdi diye hiç merak etmedim, bıraktığı iz yeter. Şile’ye giderken benzin alırken karşılaştığım o enduro sürücüsü ile de benzer oldu o gün. Yol esnasında arada bir birbirimizi geçiyorduk, fakat birlikte sürmedik. Tek gezgin olmak benim yaşam ve sürüş tarzım, bunun dışına çıkamıyorum. Böyle mutluyum. Şile’ye vardığımda deniz kıyısına indim, Ağlayan Kaya ve Feneri görmeye gittim. Fener tutkunuyum. Kıyı kıyı bütün fenerleri gezebilirim ve “Fener Gezisi” adı altında öyle bir gezi planım var zaten. Şile Feneri iki sene önce yeni boyandı ve hala tertemiz durumdaydı. Şile Feneri’nin çok önemli bir yeri vardır. Türkiye’nin uluslararası standartlarda en büyük deniz feneridir. 1859 – 1860 yıllarında yapılmıştır ve büyüklük itibariyle dünyanın ikinci büyük feneridir. Görmeye değer! Tam yanında Kavala Parkı vardır. Tüm güzelliklere rağmen pek duramadım, içim kıpır kıpırdı, yola devam etmeliydim. Şile’nin girişinde harika bir doğa yeri daha var aslında; Saklıgöl. Göl kenarında yürüyüş patikaları var, sessiz ve ağaçlık bir bölge. Fakat Ağva yoluna girip sürüşüme devam ettim. Ağva’ya giden yolu çok seviyorum, o güzel kıyılardan süzülerek kıvrımlı yollardan gitmek nefis. Kumsallar, kayalar, temiz hava ve manzaralar keyiflendirdi beni. Ağva’ya varmadan önce iki kumsalda mola verdim ve bu soğuk havada öyle güzel bir güneş açmıştı ki, moralimi düzeltmek için herşeye sahiptim. Motoru park ettim, kumsalda yürümek ve denizi görmek için sabırsızlandım. Güneşin dostluğu içimi ısıttı, montumu bile çıkarttım. Kumsalda sadece dört kişi vardı, arabayla gezmeye gelen bir aile. Bu mevsimde kumda yürümek keyifliydi ve deniz kıyısına vardığımda güneşin verdiği aydınlıkla denizin yüzeyi pırlantalarla süslenmiş gibi görünüyordu. Bir kayanın üzerine oturdum, denizin içindeki minik balıkları izledim, buz gibi suda ellerimi yüzümü yıkadım. Bir dağ evinde yaşasam mutlu mesut olurdum sanırım, öyle bir tipim galiba. Vazgeçilmez motor tutkumla doğada gerçek yaşamı ve özgürlüğü hissetmeye bayılıyorum. Deli yüreğimi gerçekten çok seviyorum. Bu manzaranın içinde olunca aynı anda kendimi hem çok güçlü hissediyorum, hem de çok küçük. Doğanın karşısında bir insan nedir ki? Aciz ve zavallı. Bu iki zıtlık bana çok çekici geliyor. Doğaya hayranım, Yaradan’a hayranım ve bu güzellikleri motor ile keşfedebildiğim için sonsuz şükrediyorum. 



Bir Kahve İçimlik Yol


Deniz ile haşır neşir olurken baktım ki duygusallaştım hemen toparlanıp yoluma devam ettim. Biraz sonra başka bir kumsal gördüm, hatta bir tesis vardı, masalarda çay kahve içenler vardı. Hala kendi kahvemi içemedim. Motoru park ettim ve insanlara bakmadığım halde gözlerin üzerimde olduğunu hissettim. Çekingen olduğum için zor bir durumdu benim için. Tüm masaların dolu olduğunu görünce direkt kumsala indim, minik balıkçı teknelerin yanına gittim ve denizin kenarından tüm sahili gezdim. Tam anlamıyla muhteşemdi. Geri dönerken belki bir masa boşalmıştır diye düşündüm ancak uzaktan belliydi, kimse kalkmamıştı. Demek ki termosumun çıkması yakındı. Tesis sahibi yanıma geldi çay ikramında bulundu, sanki düşüncelerimi okumuş gibiydi. Masa olmadığından gitmek istediğimi söyleyince ayarlamak istediyse de kabul etmedim, hem fazlaca insanın gözü üzerimdeydi sürekli. Baktın gördün, neden hala süzmeye devam eder ki insan, o kadar mı uzaylı gibi görünüyorum? Kısacası gitme zamanım gelmişti. Ağva’ya varmak güzeldi, oranın doğal halini severim. En son ziyaretimde burada yaşlı bir çift ile sohbetim olmuştu, hayatları boyunca hep burada yaşadıklarından bahsetmişlerdi. Hep Ağva’da yaşamak nasıl birşeydir acaba? Limana ve feneri görebileceğim yere park etmek için sahile yaklaşırken baktım ki gündüz benzin istasyonunda karşılaştığım o enduro sürücüsü de aynı yere motoru etmiş, oralarda geziniyordu. Beni görünce şaşırmış gibiydi. Fenerin önünden geçen bir balıkçı tekne dikkatimi çekti, motorun sesi yaklaştıkça hemen fotoğraf makinamı hazırladım. Tekneyi manzaranın ortasına yerleştirip bir fotoğraf çekmek için sahile koştum. Denizi yara yara kocaman bir gemi gibi hızlıca geliyordu, fotoğrafı çekeceğim anı beklemek keyifli idi. Ağva nehrinin kıyısından yoluma devam ettikçe sazlıklar ve yeşillikler çoğalıyordu. Daha önceleri de geçmiştim, fakat bu sefer yol kenarında çitlerle çevrili boş bir arazinin giriş kapısı açıktı. Motorumla önünden geçtikten sonra beynim gördüklerimi algıladı. Terk edilmiş, sazlıkların vahşice her yeri sardığı tamamen bakımsız arazide bir şeyler vardı. Pas gördüm, güneşten pas bile gözümü aldı ve merakımı uyandırdı. Kırık dökük bir şeyler görmüştüm. Neydi onlar? Görmeliydim tabii ki ve hiç düşünmeden geri gittim. Kapının kenarından kafamı uzatıp baktım, elimde kameram ile bütünleşmiştim ve nefesimi tuttum. Terk edilmiş bir Jeep, kapıları açık, içi parçalanmış, pas içinde ama güneşin altında bir hazine gibi parlıyordu. Etrafta da hiç kimsecikler yoktu, çok heyecanlandım. 



Bir Kahve İçimlik Yol



Bir Kahve İçimlik Yol



Bir sürü döküntü ve harabe tekneler vardı, öyle güzel göründüler ki bana, sanki bir tablonun içindeydim. Nehir kenarında harabe teraslı ahşap bir yer de vardı. Tüyler ürpertici de olsa o döküntü yere yaklaştım. Ahşap öyle eskimiş ve çürümüştü ki, her bastığım adımda gıcırtı sesler çıkıyordu. Nehrin tam üzerindeydim ve aslında tehlikeliydi, çünkü çökebilirdi de. Aman ne olacak, suya düşerim çıkarım. Deliye bir şey olmaz demişler, değil mi? O atasözü başka türlü müydü yoksa? Onlarca çekim yaptım, hiç gitmek istemedim. Sonra nedense o yer kıymete bindi, garip bir adam geldi, uzaktan beni izledi. Oranın sahibi gibi etrafta boy gösterdi. Nereden de gördü beni, yoksa kamera mı vardı, uzaktan bakıp bakıp durdu. Anlayamadı sanırım neyin peşinde olduğumu. Yine yoluma devam etme zamanım gelmişti. Yaramazlık yapmış çocuklar gibi hemen oradan kaçtım. Kandıra yollarındaydım artık. Yol kenarında çok ilginç bir kale vardı. Durdum ve kameramı şenlendireyim derken yanıma az ilerdeki tesisten üç beyefendi geldi. Ailecek mangal yapacaklarmış da beni yolda giderken görmüşler, bayan mıyım değil miyim diye aralarında uzlaşamamışlar. Büyük mesele, sanki kıyamet ondan kopacak. Hanımlarıyla beraber beni de mangala davet ettiler. Nasıl misafirperver bir milletiz böyle, şaşırıyorum. Teşekkür edip, yoluma devam ettim. Kahvemi bile içmemiştim hala ve yolum Kefken’e doğru ilerledi. O yollarda gidenler bilir oraların ne kadar harika olduğunu. Gün bitmeye ve güneşin batmaya başladığını fark ettiğimde İzmit yolundaydım, güzel bir yükseklikte gün batımına karşı nihayet kahve soframı kurdum. Çerezimi ve meyve suyumu da minik sofram için hazırladım. Keyfin mi desem, özgürlüğün mü desem bilmiyorum, kahvenin tadı damağımda kaldı. Güneş iyice batmadan yoluma devam ettim, çünkü sürüş esnasında gün batımı izlemek de çok keyiflidir. Her metre ayrı bir manzara, motorla ilerledikçe gökyüzündeki renkler sürekli farklılaşır. Keyifsiz başlayan bir günün sonunda manzara eşliğinde kavuştuğum kahvenin önemli bir yeri var desem de, kahve hep bahane yollar şahane! 􀀟