Enduro'cu Olduğum O An

Enduro'cu Olduğum O An

Gezgin olduğum, tozlu topraklı ve manzaralı doğa yollarını çok sevdiğim halde henüz hiç enduro motosiklet almayı düşünmedim. Daha tam bir endurocu değilim derdim hep, çünkü sadece doğa yollarını sevmek yetmez diye düşünürüm. Uzun yola ve zor şartlara dayanıklıyım, cesaretli ve yürekli de olsam henüz tam anlamıyla gerçek bir endurocu olmadığımı biliyordum.

31 Ağustos 2015 Yazı ve Fotoğraflar:Pervin Ozulu

Kısa süreliğine Chooper, Race ve uzun süre Naked tarzlarını kullandım. İlginçtir ki topraklı maceralı yolları çok sevdiğim halde bu tarz motorları kullandım. Üstüne üstlük motora başladığımdan beri her yağmura yakalandığımda ve her çamurlandığımda mutlu olurdum. Çocukken de bisikletimle gezerken yolda bir su birikintisi var ise özellikle onun içinden geçerdim, sular etrafa sıçrar, ben de çamurlanırdım ve çözemediğim ilginç bir mutlulukla eve dönerdim. Böyle çamurlu sürüşlerden keyif alan biri olarak pırıl pırıl parlayan bir Chooper’i nasıl rahat kullanabilirdim ki? Kirlenince içim cız ederdi, kıyamazdım. Bu yüzden hayranlık duyduğum Shadow model Chooper’ımı sürüş tarzıma uygun olmadığı için ve kirletmeye kıyamadığım için kısa süre içinde satmıştım. Motorum kirlendi diye üzülmek hiç hoşuma gitmezdi. Sürekli temizlerdim ve özel bezlerle silerdim. Tabii ki her tür bakım ürünlerim mevcuttu. Race motorlarımla da aynı muhabbet olurdu ve yine tam uyumu yakalayamadım. Sürüşü ve sesini çok sevsem de malum gezgin halimle her yol ve hava şartlarında yolda olmayı seven biri olarak Race tarzında bir makine ile yine “ona kıyamam” duyguları hissettim. Herhangi bir çizik görürsem dünyam başıma yıkılırdı.



Enduro'cu Olduğum O An



Çok titiz olmamak gerek, biliyorum ama elimde değildi. İlk motoruma koku bile sıktığımı kimseye söylemeyeceğim. Rezalet bir durumdu hiç unutmam, limonlu araba kokusu idi. Racing motorumla biraz sürüş keyfimi yaşadıktan kısa süre sonra ondan ayrılmaya karar verdim. Motorculuk hayatımın en başından beri çok sevdiğim Naked tarzına geçtim. Her tarzın yeri ayrıdır ve hepsinin tadına bakmak lazım bence. Naked tarzı ile kendimce en zevkli, uyumlu ve keyifli gezilerimi yaptım. Bozuk zemin dahil her yerde rahatlıkla giden bir motordu ve çok da kirlense ona yakışıyordu, hemen silmezdim. Fakat gördüğüm en ufak çizik için çok üzülürdüm. Bir keresinde yeni aldığım korumalı dizliklerden dolayı motorun sağ ve solunda birkaç çizik olmuştu. Dizlikteki vida motora değmiş. Bunu imal edenler vidayı neden bez ile kapatmaz ki? Sonradan kendiliğinden yapışkanlı keçe ile o metal kısımları kapattım. Fakat o ilk çizikleri gördüğümde şok geçirdim ve çare için hemen servisimi aradım. Sesim öyle kötüymüş ki ilk başta kaza yaptığımı sanmışlar, korkmuşlardı. Enduro sürücüsü bu tip mevzuları dert etmeyi aşmış olmalı, bundan dolayı ben bence hala bir endurocu değildim. Gezi stilim öyle de olsa henüz daha zamanı gelmemişti. Evet kabul ediyorum deli bir gezginim, normal olan geziler bana yeterli gelmiyor. Bir araştırmacı gibi en ilginç ve ıssız yönlere gitmeyi seçerim hep, çoğu motorcuların çekindiği gece sürüşlerinin de fanatiğimdir.



Enduro'cu Olduğum O An



Enduro'cu Olduğum O An



Daha fazla tehlike var, biliyorum, daha az görüş, onu da biliyorum, karşıdan gelen aracın ışıkları sıkıntı yaratabiliyor evet her şeyin farkındayım. Fakat gece sürüşünü hele yaz gecelerinde sürüşü sevmemeye hiçbir şey engel olamıyor. Bir de motorum çamurlandığında o çamur öyle değerlidir ki, gezi sonrasında motorumu hemen yıkayamam, o kuruyan tozu toprağı kavanoza koyup saklarım. Endurocu muyum? Hayır, henüz değil. Hala en ufak çizik yüzünden canım çok sıkılır ve titizlikle dikkat ederim. Bu titizlikten vazgeçmediğim sürece kendimce o adımı atamam. Şu an kullandığım Sport Touring motorumdan büyük keyif alıyorum. Naked ya da Sport Touring tarzından vazgeçemem derdim hep. Enduro almamak için bir sürü bahaneler bulurdum, mesela o dik oturuş stilini sevmediğimi, daha titreşimli, gidonun düz ve fazla geniş olması gibi sebeplerim vardı. Süratlendiğimde tankın üzerine biraz eğilmek keyif verici ve bu tarz sürüşten vazgeçmem derdim. Bu oturuş stilini ve kullanım şeklini çok seviyorum. Şu an kullandığım Sport Touring motorum her ihtiyacımı, keyfimi karşılıyor ve aslında son derece memnunum. “Aslında” diyorum, çünkü son hafta motorculuğumda bir değişiklik oldu. Geçen hafta öyle bir an yaşadım ki, evet sonunda endurocu olarak modumun değiştiği anı yaşadım. Zaten şüphelerim vardı son zamanlarda, çünkü artık hiç motorumun tozunu silmemeye başlamıştım.



Enduro'cu Olduğum O An



Enduro'cu Olduğum O An



Eski kurumuş çamurlu hallerimizle yeni sürüşlere çıkmaya başladım. Zincir bakımı yapıp ve sadece farlarımı, sinyallerimi temizleyip yola devam diyordum. Önceki hafta çimenle mücadelemde de bir belirti almıştım, fakat hiç biri henüz endurocu olmama yeterli değildi. Annemin köydeki yerinde hem eğimli hem çimenlik bir yerde motoru park etmiştim. Çimler uzundu, günlerce güneşli ve kuru havaya rağmen zemin hala ıslaktı ve kil gibi çamur vardı. Bu ıslak kaygan zemin uzun çimlerden görünmüyordu. Motoru çalıştırıp ısınmasını bekledim. Annem de beni izliyordu, gidiyorum ya, arkamdan bakıyordu. Çimenden çıkıp mıcırlı dimdik bir yokuştan yukarı tırmanıp ana yola çıkmam gerekiyordu. Yıllardır bu mıcırlı dik yokuştan inip çıkarım, alışkınım yani, fakat bu sefer çimenlikten bile çıkamadım. Ön tekerleğin önüne ufak, yassı ve yere paralel uzun bir taş denk geldi. Hayretler içindeydim, çünkü o ufak engelin üzerinden geçemedik. Tak diye geçmemiz gereken yerde arka teker patinaj yaptı ve sağ sol kayarak çimenleri silip süpürerek çamurun içinde kaydı durdu sadece. İki defa denedim her seferinde yatırıyordum motoru, fakat hep kolayca dengeyi yakaladım. Neticede oradan çıkamadım, o ufak ve yassı taşın üzerinden bir türlü geçemedik. Büyük bir taş olsa zaten denemezdim bile.


Tam motorun yerini değiştirmeyi düşünürken annem kibarca “Kızım o küçük taşı alayım mı?” diye sordu. Kibarlıkla “Evet, lütfen alabilir misin, çok teşekkür ederim, çok makbule geçer” diye cevap verdim. İçimden dertlendim “İlla ki asfalt mı olacak?” Neyse, sonunda çimenden çıktım ve yokuşu da her zaman gibi tırmanıp İstanbul’a gittim. Ufacık ve yassı taşın üzerinden nasıl geçemedim diye kendi kendime değerlendirme yapıp durdum. Yokuşu çıktıktan sonra lastiklerin üzerine yapışan killi çamuru, çimenleri ve lastik desen derinliklerini dolduran çamurları ince bir dal ile temizlemiştim. Bir enduro motosiklet olsaydı bunu yaşamazdım. Fakat hala artık enduro alırım demedim. İstanbul’a dönerken Hereke çıkışından çıktım ve tepedeki kale gibi yeri gezdim, hava çok sıcaktı esinti bile yoktu. Sonra İstanbul yoluna geri döndüm. Birkaç gün sonra anneme ve kız kardeşime motor ile sıcak sıcak harika pideler getiriyordum. İzmit’e akşama doğru gittim. Pideleri ailece yedikten sonra gece İstanbul’a geri dönecektim.


Her zaman o dik ve mıcırlı yokuşun durum tespiti için önceden göz atarım, yokuştaki mıcırların durumun son hali nasıl diye… Çünkü bazen o kadar çok traktör inip çıkar ki o mıcırlar toz duman alt üst olur ve yürüyecek hali bile olmaz. Bu sefer pidelerin aşkına uğradım, hava da kararmaya başlamıştı ve zaten birkaç gün önce de gelmiştim sorun yoktu rampada ve yokuşu incelemeden motorumu inişe verdikten sonra yokuşun korkunç halini gördüm. İnilmeyecek kadar felaket durumda olduğunu ne yazık ki çok geç gördüm. Durdum, frendeyim ve bakıyorum. Geri gidecek durumum da yoktu, yola girmiştim bir kere. O irili ufaklı mıcır taşları olsa sadece iyi de, her yerde beyaz kum vardı ve taşlar kumun içinde boştaydı. Traktör geçe geçe engebeli tarla gibi yapmıştı yolu ve zeminin en altında sertleşmiş kum gevşeyip her yere dağılmıştı. Mıcırlardan gelen ses: “Hadi gel, gel de tanışalım” der gibi bir manzara vardı karşımda. A planı hızlı akıp insem, fakat kesinlikle bu motor inmez o şekilde ve o kumda boşta duran mıcırların üzerinden kayar gider. B planı ise yavaş yavaş inmekti. Fakat engebeli arazi de bu dimdik yokuşta yine de kaymamak mümkün değil ve bu planın da pek işe yaramayacağını düşündüm. C planı en ideal çözüm “geri çekilmek”ti. Ancak onu yapmak mümkün değildi. B planını uygulamalıydım, dikkatlice inmeyi seçtim ve çok az sonra zaten tahmin ettiğim durumu yaşamaya başladım. Daha ilk anlarda ön lastik iri ve kumda boşta hemen yerinden oynayan mıcırla kaymaya başladı. Ön lastiğin yönü sola döndü birden, altında kumda engel olan ve birden kayan taşı resmen hissettim ve o anda motorun dengesi bozuldu. Ayağımın altından da mıcırlar kum ile beraber kayıverdi ve bir kayma seremonisi eşliğinde arka lastik de diğer tarafa kaymaya başladı. Bana da yere bırakma seçeneğinden başka bir çare kalmamıştı.




Enduro'cu Olduğum O An



Enduro'cu Olduğum O An


O garip kumlu çakıllı yokuşta yürümek bile artistlik ister, ayaklarının altından bile çakıllar kayıyordu. Sonradan öğrendim, kardeşim arabayla bile yokuşun o dik kısmında çıkamıyormuş ve birkaç gündür hep zorluk çekiyormuş. Yıllardır indiğim çıktığım yokuş hiç bu kadar kötü olmamıştı. Bu yolun yapımını belediye sürekli erteleyip duruyor ne yazık ki. Motor sol tarafa yatmıştı, öylece bakıyordum ona. Endişeli değildim, çizilmiştir diye üzüntü hissetmedim. Bu çok garip bir durumdu, o kadar taşların üzerine düşen bir motorun kim bilir nereleri çizilmiştir. Annem de gördü ve yanıma gelmeye çalışıyordu. Motor dik yokuşta olduğu için tek başıma kaldırsam da o bozuk zeminde geri itmek yardımsız olanaksızdı. Tesadüfen bir araba durdu köylülerden yardım geldi, hep beraber kaldırdık motoru ve ana caddeye ittik. İftar öncesi iyi denk geldi, yoksa kimseyi bulamazdım kimseyi de rahatsız etmek istemezdim. Annem de zar zor yokuşu çıkabildi ve yanıma geldi. Bana bir şey olmadığını anlayınca rahatladı, fakat annem ile kardeşim motorun hasar görmüş olacağı endişesi yüzünden benim çok üzüleceğimi bildikleri için perişan görünüyorlardı. Motorun durumunu kontrol ederken önce kırılan maneti gördüm, sorun değil bu şekilde kullanırım dedim.


Annem şaşkın şaşkın bana baktı. Bir çizik yüzünden servisi arayan ben, gayet normal bir şekilde durum tespiti yapıp tepkisiz bir halde kırılanları saydım. Sol ayna tam dibinden bağlantı yerinden kırılmıştı, tekrar takılabilecek durumu yoktu. Manet ve ayna, başka ciddi hiçbir şey yoktu. Elimde aynayı tutup motora bakıp güldüm. Evet, işte o an gerçek bir endurocu olduğumu kabul ettim. O an neler olduysa bilmiyorum, modum değişmişti. Sol ayna elimde iken ona bakıp saçımı düzelttim ve pideleri düşündüm. Annem şokta olduğumu falan sanmış olmalı ki bir türlü beni çözemedi. Yolda ona “Başka türlü bir kaza yerine bu şekilde olsun işte” dedim ona, “En güzel kaza bu” dedim. Annem hem rahatlasın hem üzülmesin istedim, ama bu yeni tavırlarım ona hiç tanıdık gelmedi. Kardeşim bile halimden dolayı endişeliydi. Konuyu kapatmak için “Pideler soğumasın” dedikçe kardeşimin şaşkınlığı arttı. Üzülsem ne değişecek ki? Soğukkanlı olup parça değişimi ile hal olacak durumlar bunlar. Cana gelmesin. Motor düşer de kalkar da gider de kırılır da, her şey tamir edilir.


İşte bu duyguya ihtiyacım vardı. Daha da bir olgunluk seviyesi atladım kendimce. Çok mutluydum. Ailem endişelenme konusunda haklı, çünkü beni hiç böyle görmemişlerdi. Motorun aynası, maneti kırılmış, motor yan yatmış çizilmiş ve hiç bir şey yokmuş gibi ben pidelere odaklanmıştım. “Yumulun millet, bu leziz pidelerle enduro’ya geçişimi kutluyoruz” dedim. Aynı gece otoyol üzerinden İstanbul’a döndüm. Nefis bir gece sürüşü oldu, hava ılık ve yollara vuran sarı ışık yola güzellik kattı. Sol ayna olmadığı için en güzel taktik sol şeritten hızlıca süzülerek gitmek oldu. Çünkü sol tarafta başka bir şerit daha olmadığı için sol aynaya çok da gerek duymadım. Ayna da olsa zaten hep omuz üzerinden minik bir bakış eksik etmem. Şimdi ise biraz daha fazlaca kafamı çevirip sık sık boyun çalışması yapar gibi sol tarafımı kontrol ederek kullanmaya başladım. Ertesi gün servisin stoğunda hazır olan maneti taktırdım, gitmişken de bakım yaptırdım, zamanı gelmişti. Yamaha’da Genel Müdür Ömer Bey’in kullandığı Süper Tenere’si duruyordu orada, özelliklerini anlattı bana, bayıldım! Sürüş esnasında amortisör sertlik ve yumuşaklık ayarını bile yapabiliyormuşsun. Artık alıcı gözüyle enduro motorlara bakar oldum. Karar kesin, yeni motor arıyorum artık.



Enduro'cu Olduğum O An



Enduro'cu Olduğum O An



Şu an güzel bir motorum olduğu için acele etmiyorum. Oradaki Süper Tenere’nin üzerine bindim, 265 kilo ağırlığındaymış o gün, full idi. Koca motoru tek hamle ile kolaylıkla doğrulttum, bunu bu kadar rahat yapabileceğimi tahmin etmemiştim. Çünkü bu tarz motorlar genelde fazla yüksek oluyor. Başka bir yerde bir BMW F800’e denk geldim, artık gözümde seçenekleri incelemek var sadece. Çok beğendiğim bir modeldir ve ilk defa üzerine oturdum. Etkilenmemek mümkün mü? Üzerinden inmek istemedim hiç ve kendimi görmek için hemen fotoğraf da çektirdim. Enduro’nun farklı, güçlü bir görüntüsü var, artık bu motora istediğim gibi hazırım. Sonra eski bir Jawa gördüm, o nostalji motoru pas geçmem. Nerede nostalji bir BMW de görsem orada durmam gerekiyor. Hastalık işte! Değirmendere sahilinde “Cafe no 70” de havaya bir nostalji BMW koymuşlardı, harika bir fikir bence ve ilgi çekici bir görüntü olmuş. Hemen ortam daha da bir güzel göründü gözüme, zaten her zaman körfezdeki ışıklı manzara nefistir. Sakin ve ferah ortamıyla harika vakit geçirmiştim. Bakalım bana hangi enduro kısmet olacak? Hayatta hep heyecanlar oluyor işte. O gün yeni manet takıldıktan sonra servisten çıktığımda Silivri’den kavun alma fikri geldi. Maneti denemem lazımdı. Ayna olmadan yaşamaya öyle alıştım ki, ayna gelinceye kadar motora binmemek gibi bir durumu hiç değerlendirmeye almadım zaten. Topcase’e kaç tane kavun sığar, gidilir mi ki aynasız aynasız Silivri’ye kavun almaya?


Çok saçma geldi bana, o zaman gideyim bari dedim. “Söylenme” dedim kendime ve köprüyü geçmiştim bile, kavuncuyu bulmaya yollara düştüm. Geçenlerde annemle Çerkezköy’den arabayla dönerken Silivri’yi gezdirmiştim ona ve yol kenarındaki alışverişimizin haddi hesabı yoktu. Kaç karpuz kaç kavun aldık bilmiyorum. Hepsi İzmit’e köye kadar gitti. Bal ve şerbetten de tatlı çıktılar, kes ye ve yine kes ye. O yüzden de aynı çiftçiyi bulup aynı kavundan almak için Silivri’ye gitmek istedim. E5 üzerinden gitmeyi tercih ediyorum, daha hareketli olduğu için Edirne otoyolundan gitmedim. Her yerde ayçiçek tarlaları vardı, gülen yüzler gibiydi hepsi. Denize yakın seyreden bu yol sürekli değişik manzaralar sundu bana. Hedefe vardığımda keyifli bir varış yaşadım ve hemen kavunların tam yanına park ettim. Amca hatırladı beni, fakat motorumla görünce ilk saniyeler sessizlik yaşadık, film durmuştu sanki. Bir dilim kavun kesti hemen ve kaç dilim daha yedim oracıkta o sıcakta bilmiyorum.


Motoru kavunlarla doldur amca dedim, ne kadar alıyorsa. Topcase ve softcase silme kavun doldu, toplam 25 kilo. 50 TL ile helalleştik, indirim yaptı. Oradan hemen İstanbul’a dönmek istemedim, acaba Tekirdağ’a gidip köfte mi yesem, yoksa Edirne’de ciğer mi? İstanbul’un iş çıkışı sıkışık trafiğine kalmak istemedim, gece de dönebilirim, kavunlar da biraz gezmiş olur. Yola devam ettim sahilden ve Marmara Eğerelisi’nde durdum biraz. Deniz kenarına kuma indim. Dalgalar kumsala çarpıyordu ve uzaklara daldım baktım. Sonra ilerideki fabrika görüntüsüne gözüm takıldı, yıllardır var ve hala sinir oluyorum onları görünce. Doğayı kirletmeye her yerde devam ediyorlar. Tekirdağ’a vardığımda sahildeki yeni düzenleme çalışmaları dikkatimi çekti, çok güzel işler gördüm. Sıkışık ve karışık sahil ferah ve düzenli bir görünüme kavuşacak gibi görünüyordu, çalışmalar bitmemişti ancak şimdiden hoşuma gitti. Ağaçlara sayısız kuş yuvaları asılmış. Bunun için buradan Tekirdağ Belediyesi’ne sonsuz teşekkür ederim. Sahile yanaştım, en sonuncu ve her şeyden biraz uzak olan Portakal Cafe’de durdum. Yarım porsiyon köfte sipariş verdim. Kim bilir ne kadar kavun yedim ve sadece yarım porsiyon köfte ile doydum.



Enduro'cu Olduğum O An



Çayım geldiğinde güneşli hava birden bire kapkaranlık oldu, fırtına çıktı, yerden tozlar havalandı, yapraklar sağdan soldan yukarı aşağı savrulup durdu. Hortum mu geliyor neler oluyordu, personel hemen bazı şeyleri korumaya almak için toparladı, ben masamda çayımı içmeye devam ettim. Oğluşumla biz tozu toprağı fırtınayı da severiz, çayın keyfi güzeldi. Yağmur da çiseledi ama sonra geçiverdi. Bu kadar fırtınaya rağmen bu azıcık yağmur olur mu? Evet, yerler ıslanmadı bile. Mevsimlerin normal iklimi kalmadı, hiç bir şey eskisi gibi değil artık. Bir gün İzmit otoyolunda kısa bir tünele girerken misler gibi pırıl pırıl güneş vardı. Ancak tünelden çıktığımda kapkaranlık bir hava, tipi gibi bir fırtına ve iri iri dolu buz parçalarıyla bir yağış karşıladı beni. Kış mevsimi de değildi. Tam tünelden çıktım, saldırıya uğramış gibi dolu taneleri kaskıma, bana, vizöre ve her yere takır takır çarpınca şaka gibi geldi ve güldüm sadece. Tekirdağ’daki o kısa hava değişikliği gibi anormal durumlara artık alıştık ve hatta normal durum gibi bakmaya başladık ne yazık ki…



Enduro'cu Olduğum O An



Masamdan bile kalkmadım ve çayımı içmeye devam ettim. Birçok şey film şeridi gibi aklımdan geçti ve nedense hüzün hissettim çayımı yudumlarken. Her şey ne kadar zorlaştı, sağlıklı bir yaşam, iyi bir işe sahip olmak, geçim derdi, ailelerinden uzak kalanların hasretleri ve sevdiklerimizden uzak olmak gerçekten kolay değil. Doğanın bize yaşattığı zorluklar, son zamanda en çok yaşanan sel baskınlarını da haberlerden sıradan bir haber niteliğinde izlemeye başladık. Kendim de sel felaketleri yaşayan biriyim. Annemin çiftliğini 3 hafta önce yine sel bastı. Motorumu kaçırmak zorunda kaldım. Normal olmayan bu durumlar yüzünden her seferinde büyük üzüntü duyuyorum, gittikçe çoğalıyor ve elimizden hiçbir şey gelmiyor. Yeşilliğin katliamı ve ihmallerin sonuçları, erozyon ve kirlilik doğamızı hızlıca yok etmeye devam ediyor. Bu durumlar sadece ülkemizin mevzusu da değil, tüm dünyada doğa büyük tehdit altında. Dolayısıyla tüm insanlık da tehdit altında, ama maalesef iyileşme çalışmaları çok yetersiz. Bunları düşünürken birden fırtına geçmişti ve çayım bitmişti. Sonrasında birkaç motorcu arkadaş geldi yanıma ve sohbet ettik. Hava iyice kararmıştı ve harika bir gece sürüşü ile İstanbul’a yola çıktım. Yollar rahattı ve süzülüp gittim.


Eski yoldan gittim yine, Selimpaşa, Kumburgaz devam ettim. Sol aynanın yokluğuna öyle alıştım ki bu da normal bir durum gibi gelmeye başladı. Bukalemun gibi her şeye uyum sağlıyoruz kolayca. Gece yarısı İstanbul’da köprü trafiğinden eksik kalmadım. Tam o kabusa girdiğimde garip bir yağmur başladı, iri iri seyrek düşen yağmur damlaları yolları buz pisti gibi kayganlaştırdı. Köprüyü geçtiğimde rahat rahat evime kadar devam ettim. İlginç bir gezi oldu. Motorda değişen bir parça için gezi yapmış oldum sanırım. Ayna takılınca nereye gideceğim acaba? O önemli bir parça, bu seferlik gibi sadece 400 km’lik bir gezi az gelir bence. Ayna ayna söyle bana, seni nerelere götüreyim?􀀟



Enduro'cu Olduğum O An


İLGİLİ HABERLER
Motosikletle Dünyanın Ortasına Doğru YolculukDünyanın ortası neresidir? Nasreddin Hoca’ya sormuşlar zamanında. Onun mizah dolu cevaplarına hayranım ve Kony....
Motosiklet ile Kapdokya'dan Konya’ya Zorlu Yolculukİç Anadolu bölgesi birbirine çok yakın şehirlere sahip olsa da, o kadar da farklı coğrafyalarla karşılaşıyorsu....
Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya YollarıBozkır ve kuraklık görüntüsü ve tepelerin arasında kaybolan unutulmuş gibi görünen bu yol beni baştan çıkardı,....
İstanbul'dan Motosikletle Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden GitmekKuşadası ile Tuz Gölü’nün bir alakası yok tabii, ama alakalı duruma getirmek bizim gibi motosiklet gezginleri....
Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misin...Motosikletle bütün gezilerimizde mola verince çay içeriz ya da çay içmek için mola verir, sohbet için çay içer....
BİLGİ GARAGE Katıldığım Bölümü İzleyebilirsiniz8 Kasım Pazar 2015 tarihinde Motoron Dergisi Yazarı olarak katıldığım Bilgi Garage Programın videosu artık mot....