Issız Yerde Mağdur Kalınca...

Issız Yerde Mağdur Kalınca...

Merakım ve doğaya düşkünlüğüm yüzünden, ıssızlığın ve yalnızlığın zorluğunu yaşadım.

03 Kasım 2014 Yazı:Pervin Ozulu

Fazla merak iyi değil derler, doğruymuş. Hatta şartlarını çok da zorlamamak gerekiyormuş. Heyecanı sevsem de, yine de dikkatli olmak iyidir, diye düşünüyorum. Bu gezimde macera uğruna yolda mahsur kaldım. Yeni bir yolculuk planı yaparken tabii ki çok mutluydum ve başıma geleceklerden habersizdim. Gezimin başlangıç gününü beklemek ve gün saymak bile heyecanlıydı. Bazen, ne hikmetse planlarım son anda değişiveriyor. Çoğu zaman çok detaylı planda yapmam. Pat diye yola çıktığım çok olmuştur. Çünkü motorum hep hazırdır ve ben de zaten fırsat kollarım. İkimiz harika bir ekip olduk. Sürekli yollarda olduğum için arkadaşlarım hiç çalışmadığımı sanmaya başladı. Yok, ben de herkes gibi, çok şükür, çalışıyorum. Ama bazen ben de zamansızlık yüzünden sürüş yapamıyorum. Kısa yolculuk planlarım varsa, ‘kısa yol yetmez’ endişesi yaşayarak, anlık bir karar ile planı hemen uzun gezilere dönüştürüyorum. Bu sene kaç defa Marmara Turu yapmak istedim. Kısa bir İstanbul – Çanakkale gezisi planladıysam da her seferinde rotadan saptım. Mesela bir keresinde kendimi Foça’da buldum. Ama bu sefer ertelediğim Çanakkale turumu yapmaya niyetliydim. Fakat yolculuğa çıkmaya birkaç gün kala Çanakkale’ye yine gidemeyeceğimi hissettim ve hakikatten yine rüzgar beni başka yerlere sürükledi. Seyahat öncesi nereye gideceğimi soran arkadaşlara da bu nedenle cevap veremiyorum.

 

Issız Yerde Mağdur Kalınca...

 

Motorculuk aslında sadece özgürlük demektir. O an hangi tarafa gitmek istiyorsam, plan yapmadan gitmek; özgürlüğün en uç noktasıdır. Bu özgürlüğümün adı rüzgar. Rüzgar gibi esmek ve yollarda onunla bütünleşmek… Motor kullanmak için yola çıkmak… Amaç; belli bir hedefe varmak değildir. Mesela Edirne’de yaprak ciğer yemeğe gitmek, aslında yol yapmak için sadece bir bahanedir. Bunlardan bahsetmek bile içimi ferahlatıyor. Motora binip gidesim geldi şimdi yine… Bir Edirne yapalım, ciğer yiyelim dönelim. İçim kıpır kıpır oldu. Yolculuk zamanı yaklaştığında içim hep kıpır kıpır olur. Yeni gezim, Cumartesi sabah başlayacaktı. Önceki Cuma akşamı yanıma alacağım eşyaları toparladım. Gece yarısı olmuştu ve en son giyim eşyalarımı toparladım. Yine son anda...

 

Issız Yerde Mağdur Kalınca...
Issız Yerde Mağdur Kalınca...



Bir türlü sevemiyorum şu eşya hazırlama işini… Sele altında; tamir takımları, mini zincir spreyi ve lastik tamir spreyi gibi gerekli eşyalar hep yanımdadır. Yeni motorum o konuda çok başarılı dizayn edilmiş. Ufak alet setinin bile özel yeri var. Herşeyin yerli yerinde olması beni mutlu ediyor. Gece yarısı çantamı hazır ettim sonunda... Cumartesi erkenden kalktım, camları, perdeleri açtım ve dışarıda mis gibi güneşli bir hava vardı. Harikaydı! Evimi barkımı kitleyip yola çıktım. Sokağımın başındaki benzin istasyonunda depomu fulledim ve lastik basınçlarını kontrol ettim. Pompacı arkadaşlar beni tanır, nereye gideceğimi hiç sormazlar bile... Sürekli yola çıktığım için normal geliyor onlara… “Hayırlı yolculuklar” dilerler ve böyle yola çıkmak müthiş özgür bir sevinç yaratır bende... Sadece yolculuk için yola çıkıyorum. Eskihisar-Topçular feribot hattına yanaştığımda şehir dışına çıkmanın keyifini yaşamaya başladım. Feribot bilet gişesine geldiğimde, önceden hazırladığım ve minik cebime koyduğum bilet paramı çıkardım ve bir gidiş-dönüş bileti aldım. Keşke sadece gidiş alsam ve sadece hep ileriye gitsem…

 

Issız Yerde Mağdur Kalınca...

 

 

Bunu hayal etmek de güzel… Biletimi aldığımda, sanki İstanbul’dan ve tüm kirli beton yığıntılardan da çıkış biletimi almış oldum. Gökyüzünde uçan bir kuş gibi bağımsız ve ferah hissettim. Vapur hazır bekliyordu. Bomboştu henüz… Vapura ilk binen ben oldum, motor ile ilk binmek gibi avantajlar da oluyor hani. En öne park ettim, denize en yakın yer. Dalgalar ve motorum yan yana. Vapur yavaş yavaş doluyordu. Vapurun kenarlığına, yanıma, bir martı kondu. Rüzgar ile beraber denizin mis kokusu gelmeye başladı. Sonra bir anons sesi duydum ve hareket düdüğü çaldı. Vapur hareket etmeye başlayınca sular köpük köpük bembeyaz oldu. Gözlerim içinde kayboldu. Gezi artık başladı, keyifim daha da arttı. Kendime şaşırıyorum, her gezi sanki ilk gibi, tutku, aşk gibi, sanki hiç daha evvel gezmemiş gibi, daha önce vapura hiç binmemiş bir çocuk gibi seviniyorum. Her yeni gezi yeni bir keşif, yeni bir nefes, yeni bir hayat hikayesidir. Şimdi en güzelinden bol köpüklü bir türk kahvesi içme zamanı! Nereye gitsem, diye düşündüm. Şehir şehir çok tanıdığım var. Her yerden davet eden var. Çok tanıdık olunca, bunun da tatlı bir derdi var. Birini görmek için uğrasam, diğeri “bana niye gelmedin” der. Çok az günüm var diye kimseye uğramadan rotamı çizdim. Çeşme’ye yıllar önce gitmiştim. Urla, Karaburun ve Alaçatı’yı gezer dönerim diye plan yaptım.

 

Issız Yerde Mağdur Kalınca...

 

 

Yalova – Bursa – Akhisar – Manisa - İzmir üzerinden Çeşme… Konaklama yerim henüz belli değil, vardığımda uygun bir yer bulurum elbet. Kalınacak yer seçerken çok pimpirikli ve titiz değilimdir. Aile yeri olsun, güvenilir ve uygun olsun, temizlik de iyi ise daha ne isterim ki? Yolculuğum sırasında her mola verdiğim yerde aşırı sıcak yüzünden hep en az üçer çeşit içecek içtim. Sipariş vermesi, beklemesi ve masama gelmesi 10 dakika sürdüyse, içmesi 60 saniye! Yeni içecek siparişi vermeden hemen yola devam ettim, biran önce bir sonraki mola yerime varıp tekrar 3 içeceğime kavuşmak için... İzmir ve Çeşme arası yol uçak pisti gibi geldi bana. Hız sınırlaması olamaz böyle bir yolda, değil mi? Olmamalı dedim ve Çeşme’nin rüzgarı yolda nasılmış diye test edeyim, dedim. Test bahane, yol şahane! Gerçi gezimin sonunda İstanbul’a döndüğümde hız limitinin çok düşük olduğunu kesilen cezadan acı bir şekilde öğrendim. O rüzgar biraz pahalıya mal oldu ama pişman değilim desem ayıp mı olur? Yoksa daha da mı hızlı gitseydim, belki radar yakalamazdı. Herneyse, Çeşme’ye vardığımda hemen merkeze girmek istemedim. O kadar yol gittiğim halde hala yetmedi. Hala görmek, gezmek derdindeydim. Çeşme’nin etrafını gezmek için limana doğru saptım. Manzara hoşuma gitti, masmavi bir deniz, liman ve masmavi bir gökyüzü… Yol boyu canlı, yemyeşil palmiye ağaçları… Tabii ki durup fotoğraf çektim. Yoluma devam ettiğimde, plaj kenarında bir pansiyon levhası gözüme çarptı.

 

Issız Yerde Mağdur Kalınca...

 

Denize sıfır oluşu çok cazip geldi, sabah da akşam da denize girebilirim, gündüz çevreyi gezer dönerim, diye düşündüm. Konaklama yeri orta ayarda bir yerdi ve aile ortamı vardı. Başka bir yer aramak ve zaman kaybetmek istemedim. Hemen bir oda tuttum, eşyaları boşalttım ve kendimi denize attım. Denizde bir gelin ve damat buldum. Evlenen bir çift fotoğraf çektirmek için denize girdi. Damat pek istemedi, ama gelin inatçı, onu denize sürükledi. Akşam yemeği için Çeşme merkeze indim. Ertesi günlerim için plan yaptım; Alaçatı ve Karaburun turu yapmaya karar verdim. Sonraki gün için Urla ve başka yerlerin keşfini planladım. Kahvaltıdan sonra Alaçatı’ya gittim. Fazla durmadan yola devam ettim. Yolun devamı ıssız yerlere doğru gittiği için acayip bir meraklandım. Merak fena bir şey... Bakıp dönerim, dedim. Gittikçe her yer çok tenhalaştı. Ayrıca hava da çok sıcaktı (40 derece) ve öğlene az kalmıştı. Deri mont, korumalı pantolon ve kask iyice terletti. Arada durup manzara seyrettim. Yol üzerinde içecek alabileceğim bir yer de yoktu. Ağaç yok, ev yok. Sadece şahane koylar vardı. İki koyda tesis gördüm. Biraz daha devam edip dönmeye, koylardan birinde denize girmeye karar verdim. Sürekli biraz daha biraz daha diyerek devam edip durdum. Yol çok çakıllıydı, kötüydü, yol kenarında iri taşlar vardı.

 

Manzara için bir tepede durdum, iyice kenara yanaştım. Manzara güzeldi fakat burnumdan ve çenemden ter damlıyordu. Motoru çalıştırdım, son virajdan sonra artık dönerim diye düşünürken olan oldu. Vitese bile takmamıştım, ön tekerleğin çakılların üzerinde kaydığını hissettim, dengeyi koruyamadım, durduğum yerde motoru yere yatırdım. Sıcak güneş tepemdeydi, çöl sıcağı vardı. Motoru ne sırtımdan tutup kaldırabildim, ne başka türlü… Bileğimi de incitmiştim. Bembeyaz çakılların üzerinde yere uzanmış simsiyah bir motor vardı karşımda… İçim parçalandı. Araba geçmez, insan geçmez. Kuş bile yok. Kaldık mı tepelerde ıssız ve yalnız? Motoru bırakıp da gitmek istemedim. Hem nereye? Hiçbir araç geçmedi, ben de daha fazla beklemek istemedim. “Hadi kovboy, yola çık dedim” kendime… Kovboy şapkamı taktım. Motorun önüne ve arkasına yol boyu büyük kayalar taşıdım koydum, işaret olsun diye. Bir araç gelirse kazaya sebebiyet versin istemedim. Yolu geri gitmeye karar verdim, bir kaç koy geride bir tesis vardı. Kestirme olsun diye yamaçtan dümdüz yürüyerek ilk koya indim. Bir süre sonra siyah pantolonum toz ve kuru topraktan gri oldu. Bir toz bulutu ile beraber yürüyordum, etrafta çalılar, dikenler vardı. Çok susamıştım. Koydan çıkmak için yukarıya tırmanmaya başladım. Araba yolu uzaktan görünüyordu, fakat tek bir araç geçmiyordu. Sonraki koya da dümdüz daldım. Artık alışmıştım ve tempom da artmıştı. Havada tozlar uçuşuyor, yüzüme yapışıyordu. İkinci yamaca tırmandığımda tesisi gördüm. Çölden çıkmış biri gibiydim. Tesise hızlıca yaklaştım, aklımda sadece motorumu kurtarmak vardı.

 

Issız Yerde Mağdur Kalınca...

 

Uzaktan kim bilir nasıl görünüyordum. Yol olmayan ıssız tepeden inen ve etrafı tamamen sarılmış bir toz bulutuyla beraber gelen, tanımlanamayan bir şeydim. Bayanlar tesiste bikinileriyle güneşlenirken ben full kıyafetli tesisin duvarından giren bir yaratık gibiydim sanırım. Bakışlar hayretler içindeydi. Hayatımda yaşadığım en komik anlardan biri buydu diyebilirim. Fotoğrafımı çekemedim ne yazık ki... Arabayla hemen imdadıma yetiştiler, motor kurtuldu. Tesise gelip orada dinlenmemi istediler. Gezmeye de hiç halim kalmamıştı. Bugünlük macera bana yetti. Tesise motorumla normal şekilde kapıdan girdiğimde, oranın çok lüks bir yer olduğunu fark ettim. Etrafta ahşap şezlonglar ve moda kataloğundan seçilmiş gibi eğitimli garsonlar vardı. Renkli bir meyve kokteyli ile dinlenmeye başladım. Sodam da geldi, burası harika doğal bir yerdi. Denizi muhteşemdi. Yoksa cennette miydim? İstesem de gidemezdim artık, yorulmuştum. Ertesi sabah Çeşme’den ayrıldım. Bodrum’a gittim. Yol üzerinde Kuşadası’na ve Didem’e uğradım. Fakat durduğumda, aşırı nem ve sıcaktan sadece oturup bir şeyler içebildim. Bodrum’a vardığımda sıcaklık 40 derecenin üzerindeydi. Nefes alamıyordum. Ertesi gün muhteşem bir tekne turu yaptım. Rüzgar ve deniz harikaydı. Sonraki gün dönüş günümdü, içim hüzün doldu. Fakat yolların güzelliği kafamı dağıttı.

 

 

İstanbul’a az kalmıştı. Tüm yolculuklarımı takip eden Bursa’dan bir arkadaşım, Bursa’da mola vermem için ısrar etti. Ancak daha önceki İstanbul dönüşlerimin birinde Bursa’ya uğramıştım ve çok fazla oyalandığım için Bursa - İstanbul son parkuru için çok geç kalmıştım. Saat 22:30 civarı Bursa’dan yola çıktım. Aslında hiç bu saatlere kadar Bursa’da kalmayı ve oradan gece gece İstanbul’a dönmeyi planlamamıştım. Bütün güzergah kamyon ve tır doluydu. Yol aydınlatması da olmadığı için tehlikeli bir yolculuk oldu. Bursa-Yalova arası zor geçti. Saat gece 12’ye doğru Topçular feribotuna bindim. Feribotta durum çok garipti. Birkaç tane kamyon ve özel arabalar vardı ve sanırım benden başka bayan yoktu. Bu olayı arkadaşlarıma anlattığımda hep aynı soru sorulur ; “Korkmadın mı?”. Tabii ki korktum ama aynı anda da komik bir durumdu. Çünkü feribotta tek yalnız bayan olduğum halde kimse yakınıma bile gelmedi. Mutlaka bunun güvendiği bir şey vardır diye düşünmüş olmalılar, “yoksa nasıl cesaret eder” demişlerdir. Hiç bir bakış yada rahatsızlık olacağım bir davranış olmadı. Ben kendi halimde, herkes kendi halindeydi, hatta bilerek daha da mesafeli durdular, diyebilirim.

 

Issız Yerde Mağdur Kalınca...

 

Feribottan indiğimde paralı yola girdim, ciddi yoğun sis ve ince bir yağış vardı. Sis bütün yolu kaplamıştı ve görüş mesafesi bir önceki araca kadardı. Aracın kendisini değil ışıklarını görebiliyordum. Sisli havayı, sağanak yağışı ve gök gürültüsünü çok severim. Doğanın gücü diyorum ve birebir yakından yaşamak hoşuma gider. İstanbul’a girdikten sonra sisin yoğunluğu azalmaya başladı. Evime vardığımda, içimde yine o güzel yorgunluk ve zafer duygusu vardı. Sessizce motorumu park ettim, oğluşuma “aferin” deyip keyifle gezimi bitirdim. Bu istemdışı uzun Bursa molasından sonra, şimdiki İstanbul dönüşümde Bursa’ya tekrar uğramak beni ciddi ciddi endişelendirdi ve korkuttu. Çünkü geç saatlere kalmak istemiyordum. Ama bu arkadaşımı da kırmak istemiyordum. Bir insanı mutlu etme şansıydı bu benim için... Hayatta kaç defa böyle şanslar veriliyor ki bize? Zaman ayırmak, en kıymetli hediyedir. Bir kahve için anlaştık. Görüyorsunuz, plan yapmadan yine rota değişti. Bu seferki İstanbul dönüşümde Bursa’ya kesinlikle uğramam, demiştim. Ancak iyi ki uğramışım, iyi ki o arkadaşı görmeye gitmişim. Bana öyle bir hayat hikayesi anlattı ki, gözlerim doldu. Çok şaşkındım ve ne kadar güzel insanlar varmış dünyada, diye sevindim. Değer verilecek ve dinlenecek..

 

İyi ki dönüş yol planımı bozmuştum. Bir şeyler öğrendim ve kazandım.

 

Rotadan sapmak değil bu artık, yaşam adeta yolumu önceden çizmiş.

 

Kesinlikle rotadan ayrılmıyormuşum meğer...

 

Hayat rotasından gidiyorum.

İLGİLİ HABERLER
Motosikletle Dünyanın Ortasına Doğru YolculukDünyanın ortası neresidir? Nasreddin Hoca’ya sormuşlar zamanında. Onun mizah dolu cevaplarına hayranım ve Kony....
Motosiklet ile Kapdokya'dan Konya’ya Zorlu Yolculukİç Anadolu bölgesi birbirine çok yakın şehirlere sahip olsa da, o kadar da farklı coğrafyalarla karşılaşıyorsu....
Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya YollarıBozkır ve kuraklık görüntüsü ve tepelerin arasında kaybolan unutulmuş gibi görünen bu yol beni baştan çıkardı,....
İstanbul'dan Motosikletle Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden GitmekKuşadası ile Tuz Gölü’nün bir alakası yok tabii, ama alakalı duruma getirmek bizim gibi motosiklet gezginleri....
Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misin...Motosikletle bütün gezilerimizde mola verince çay içeriz ya da çay içmek için mola verir, sohbet için çay içer....
BİLGİ GARAGE Katıldığım Bölümü İzleyebilirsiniz8 Kasım Pazar 2015 tarihinde Motoron Dergisi Yazarı olarak katıldığım Bilgi Garage Programın videosu artık mot....