İstanbul'dan Motosikletle  Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden Gitmek

İstanbul'dan Motosikletle Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden Gitmek

Kuşadası ile Tuz Gölü’nün bir alakası yok tabii, ama alakalı duruma getirmek bizim gibi motosiklet gezginleri için harita yardımı ile bir saniyelik iştir.

12 Ağustos 2016 Yazı:Pervin Ozulu, Fotoğraf:Pervin Ozulu

Her Yerde Tuz Var

Türkiye topraklarımızda bulunan Tuz Gölü’nü herkesin mutlaka görmesi ve yaşaması gerektiğine inanıyorum. Burayı görünce bir kez daha ülkemizin nimetlerine ve doğal güzelliklerine hayran kaldım.

Van Gölü’nden sonra ikinci büyük göl olan Tuz Gölü, bir kuş ve flamingo cenneti olduğu söyleniyor. Ancak doğa ve çevre koşullarının kötüleştiği günümüzde Tuz Gölü de nasibini almış. Görmeyi çok istediğim yerlerden biriydi, fakat ne zaman gideceğim hakkında hiçbir fikrim ve planım yoktu. Özellikle şu sıralar hiç mi hiç müsait değildim, ne geziye ne de herhangi bir tura çıkacak zaman değildi, çünkü taşınma arifesindeydim. Evimi toparlıyordum, onlarca koli yaptım, yoruldum ve yetmiyormuş gibi paketlemeden önce hem ayıklayıp hem her şeyi bir daha bir daha temizleyip koliledim.

 

 

Tez canlı olduğum için taşınma günü daha netleşmeden her şeyi hemen hazırladım ve sadece acil lazım olacak eşyaları kaldırmadım. En kötüsü de, bir şey lazım olduğunda hemen hemen her şeyi kolileyerek yok ettiğim için bulamıyorum “Hay Allah, onu da mı kolilemişim!” oluveriyorum. 4-5 tabak, bardak ve birkaç çatal kaşık bıçak var mutfağımda, bir tane de tencere o kadar. Zor da olsa, eksik de olsa hayat böyle de devam ediyor. Taşınmayı “hazır asker” gibi beklerken ne gezi ne de bir tur vardı aklımda.

 

 

Ta ki çok sevdiğim arkadaşım Fulya, Almanya’dan Kuşadası’na geleceğini söyleyinceye kadar. Hem onu hem iki çocuğunu görme fırsatını kaçırmak istemedim açıkçası. “Fırsat” deyince aklımda bir sinyal aldı ve heyecanlandım, acaba Kuşadası’na hangi yollardan gitsem diye haritayı inceledim. Kuşadası ile Tuz Gölü’nün bir alakası yok tabii, ama alakalı duruma getirmek bizim gibi gezginler için bir saniyelik iştir.

 İstanbul'dan Motosikletle  Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden Gitmek

 

Doğrudan Kuşadası’na gidip gelmek sanki biraz kısa gibi geldi bana, haritayı incelediğimde şuralarda bir yerde Tuz Gölü vardı diye bakınırken karar verdim. Ben Fulya’yı görmeye gitmeyecek miydim? Gidecektim tabii ki, ama Tuz Gölü’ne uğrayarak gidecektim, güzel bir tur yaratabilirdim bu durumda ve haritaya baktıkça gezi şekillendirdim.

 

 

Eli boş gitmemek lazım, değil mi, misafirliğe giderken biraz tuz götüreyim istedim o kadar. Rota bana mantıklı geldi. Fulya beni iyi bilir zaten. Eskiden 10 dakikalık mesafemde oturuyorken de Şile yoluna biraz uzanır sonra vicdan yapıp bir yerden geri dönüp ona giderdim, bir saat gecikmeli oluyordu.

 

 

Şimdi ise Kuşadası’nda Fulya’ya giderken aynı alışkanlıkları devam ettirmek gerekiyormuş gibi, İç Anadolu tarafından dolanıp Kuşadası’na gitmeyi gayet mantıklı buldum. Bizim gibi gezgin arkadaşlara böyle bir rotadan bahsedince mantıklı karşılandı, ancak motor kullanmayanlar beni anlar gibi yapsalar da anlamadıkları yine de belli oluyordu.

 

 

 Fulya’ya gidince neden yol uzatma gereği duyuyorum ki? Belki onu görmek bir ödül gibi olacağı için onu sona sakladığımdan olsa gerek. Eğer bir gün ona Almanya’ya ziyaretine gidersem şimdiden “Eyvah” diyorum, Çin üzerinden mi giderim o zaman acaba kim bilir? Gezi rotasını Tuz Gölü üzerinden çizdim. Ancak sadece oraya gitmek yetmiyormuş gibi çevresinde ne var ne yok haritadan incelemeye devam ettim ve sadece 150 km kadar yakın mesafede olan Nevşehir, yani Kapadokya gözüme ilişiverdi. Yıllardır gitmek istediğim, yollarında motor sürmek istediğim ve sayıkladığım yerlerden biridir.

 

İstanbul'dan Motosikletle  Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden Gitmek


 

20 sene kadar önce gitmiştim, ama motorsuz, o yüzden o gezimi hiç saymıyorum bile. Tuz Gölü’ne ne kadar da yakınmış, hay aksi! Oralara kadar gelmişken Kapadokya’ya gitmemek mümkün mü? Gezinin şekli ne güzel de gelişiyordu kendiliğinden. Peribacaları’nın bulunduğu o ilginç doğanın içinde ve eski tarihin süslediği o çok özel manzaralarda motor sürme hayalimi gerçekleştirme anı gelmişti. Oranın atmosferini yüzüme vuran rüzgarla yaşamak istiyordum ve nihayet o hayal gerçek olacaktı.

 

 

Gidona bakarken, aynayla arkayı izlerken, çevreme ve önüme bakarken o Peribacaları manzarası arasında sürüşü yaşamayı çok istediğim için bu gezi benim için çok özel bir yolculuğa dönüşmeye başlamıştı bile... Ancak bu yolculuk en sıkışık zamanıma denk geldi, her şey nasip kısmet işte. Bu zincirleme olayları hayat akışının ta kendisidir aslında.

 

 

Kuşadası’na varmak için yolun devamında tabii ki Konya üzerinden gitmeliydim. Oraya uğramamı da annem hep çok isterdi, kaç zamandır söyleyip duruyordu. Bu gezi ile onun isteği de gerçekleşmiş olacaktı. Nasrettin Hoca Türbesi ve müzesi bile yolumun üzerindeydi. Orası da hep uğramak istediğim bir yerdi. Bu sürüşün fevkalade olacağı şimdiden belliydi, bana her hali ile uyuyordu. Haritadan baktığımda rota yaklaşık 2.200 km kadar görünmekteydi ama ben kendimi bildiğim için 3.000 km’yi bulacağını biliyordum, çünkü plansız yollar hep eklenir gezilerime. Zamanlama açısından hiç de sırası değil derken iş yerinden komple bir hafta da izin aldım ve İç Anadolu turumu araya sıkıştırıverdim.

 

 

Aslında farklı bir açıdan baktığımda zamanlama çok da muhteşem oldu, çünkü taşındıktan sonra yerleşmek ve yeni çevremi keşfetmek için zaman ayıracaktım ve kolay kolay bir gezi planı yine düşünemeyecektim. Her şey Fulya yüzünden oldu. İyi ki de geldin canım arkadaşım, sana çok teşekkür ederim, bu spontane geziyi sana borçluyum. Yola çıkacağım gün Haziran’ın başlarındaydı ve hava hala çok dengesizdi.

  

İstanbul'dan Motosikletle  Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden Gitmek


Hava raporlarında kış günlerinin son soğuk günlerini yaşarken birden yaz gelecek diyorlardı. Böyle olunca yazlık mont mu kışlık mont mu giysem kararsız kaldım, neticede yazlık monta karar verdim. İçlik ve üzerine giyebileceğim sıcak da tutan çok iyi bir yağmurluğum var, onu aldım yanıma. 30 derece ve üzerinde sıcaklıklar olacaktı, yazlık mont şart olacağından soğuk havalar olursa üst üste giyinmek ideal diye düşündüm.

 

 

Haziran’ın ikinci haftanın başı olduğu halde buz gibi kış gününe benzer bir sabahta yola çıktım. Kışlık eldivenlerimi, termal içliklerimi ve yağmurluğu giyerek gayet donanımlı idim. Yazlık eldivenlerim ve diğer yedek eşyalarım için de bolca yerim vardı, her şey yanımdaydı. Ev taşınma sürecimde çok fazla eşya kolilediğim için kamera aktarma kablosu gibi bazı ufak tefek eksikliklerim oldu bu sefer.

 

 

Acil durum gibi yola çıkıyordum zaten, olduğu kadar. O sabah İstanbul buz gibiydi, gün içerisinde hava sıcaklığı çok değiştiği için Ömerli Barajı’nda çok yoğun sis oluşur. O siste yağmur varmış gibi vizör ıslandı ama yağmurdaki yağış gibi akıp gitmiyordu,  koca koca su tanecikleri birikiyordu üzerinde ve silmek gerekiyordu ara sıra. Yol ve çevre komple sisin içinde kaybolmuştu ve önümdeki araba sanki bir bulutun içinde yok oluyordu.

 

 

Dörtlülerimi yakarak sağ şeritten gittim, uzun süren ve bana göre keyifli geçen sisli sürüşü tamamladım. Görüş mesafesi neredeyse sıfır da olsa çok hızlı giden araçlar vardı, şaşırıyordum her gördüğümde. Neye güvenip sürat yaparlar anlamış değilim. Körü körüne gaza basıp başkalarını da tehlikeye atıyorlar. Zaten son zamanlarda Ömerli Baraj yolundaki kaza sayısı anormal sayılara ulaştı. Soldan yol çıkışları eklendi ve aniden yavaşlayan araçlardan dolayı o çıkışlarda çok fazla kaza olmaya başladı. Hem bence bu bir yol hatasıdır ve en önemlisi uyarı, levha eksikliği var. İstanbul’dan çıkıp ilk günün varış noktası Tuz Gölü ve konaklama ise Şereflikoçhisar’da olacaktı. 650 km kadar bir yoldu.

 

İstanbul'dan Motosikletle  Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden Gitmek


 

Gezi başlarındaki heyecanı çok severim, çok sabırsız ve keyifli olduğumu inkar edemem. Her gezimde birbirinden değişik maceralar ve tecrübeler yaşarım, karşıma çıkacak sürprizleri merakla beklerim. Ömerli Barajı’nı geçtikten sonra Bilecik - Eskişehir üzerinden hızlıca yoluma devam ettim. Günü birlik gidip gelebileceğim yerlerde hiç oyalanmadan Sivrihisar istikametine devam ettim. Eskişehir’i geçtikten sonra otoyoldan çıktım ve Mahmudiye istikametinden girdim.

 

 

Mahmudiye’den sonra gideceğim yoldan emin olmak için köyde yol kenarında bir amca gördüm ve ona yolu sordum. Ufak bir sohbet sırasında köyün nefesini daha da iyi yakalayabilirsiniz. Amca öyle neşelenmişti ki, oğlu da İstanbul’daymış ve benim de oradan geldiğimi öğrenince sanki oradan selam getirmişim gibi sevinmişti. Yolu tarif ederken de aldığı keyif gözlerinden okunuyordu. Yeniköy, sonra Kaymaz Köyü üzerinden Sivrihisar’a giden yolu anlattı ve tekrar anlattı.

 

 

Tam sevdiğim köy yollarından geçeceğim için sevincim artmıştı. Amca yolu tarif etmek için kağıt kalem aldı ve büyük bir heyecanla anlatmaya baştan başladı. Tarif etme neşesini boğazına tıkmamak için yolu anladığımı söylemedim açıkçası. O anlattıkça mutlu olduğunu görmek en güzel insanlık anıydı benim için. Oranın yabancısı olan gezgin bir motorcuya yardım etmek onu çok sevindirmişti. Oradaki köy kahvesine davet etti, gençlik zamanlarından bahsetmek ve sohbet etmeyi öyle çok istemişti ki, motoru stop edip gönlünü almak için sohbet ettim.

 

İstanbul'dan Motosikletle  Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden Gitmek


 

Benim de navigasyon sistemim budur, kimine göre tehlikeli, çünkü karışık bir zamandayız, herkes iyi niyetli olmayabiliyor. Ama tam köyün merkezindeydim, bakkal ve diğer köylüler de vardı. Doğal ve tesadüfen gelişen böyle kısa sohbetler ve insan faktörü bence bir geziye renk katar ve güzelleştirir. Anlık kısa sohbetler ve geride bırakılan tebessümler ve memnuniyetler anı olarak kalır, bana yeterlidir.

 

 

Bu huyumdan da vazgeçemiyorum, elbette çok dikkatli olmaya çalışıyorum, hiçbir şeyin garantisi yok. Mahmudiye’den ayrılırken dualarla yolcu edildim, çok dikkatli olmamı isteyen köylülerin hatırası fotoğraf karesi gibi hafızamda yer edindi. Sonunda doğayla baş başa kaldım, motorum, yolum ve ben. Yollar tek şerit gidiş geliş ve yemyeşil tarlaların arasından geçiyordu.

 

 

Gördüğüm çiçekler, kuşlar, kelebekler ve dinlendirici sessizlik beni yine büyüledi. Şehir ve iş hayatından gözlerimde biriken yorgunluğu atmaya başladım, derin derin nefes aldım ve doğaya sarılırcasına kucaklamaya çalıştım. Yeniköy’ü geçtikten sonra Kaymaz Köyü’nden geçtim, sonrasında bembeyaz bir çiçek tarlası çıktı karşıma. Tıpkı gelincik çiçekleri gibiydiler, ara sıra gözümü yoldan ayırıp beyaz çiçeklere baktım. Yolun devamı, amcanın tarif ettiği gibi, Ankara otoyoluna verdi.

 

 

Sivrihisar’a yaklaştıkça yerleşim yerinin adı gibi sivri sivri tepeler dikkatimi çekti ve yaklaştıkça ilçenin merkezine mutlaka uğramam gerektiğini hissettim. Kısa dolanır bakınır ve belki o sivri tepeleri yakından görme imkanım olur ve sonra yoluma devam ederim diye düşündüm. O fikir beni ister istemez yoldan çıkarttı ve ilk olarak Nasrettin Hoca heykelini gördüm. Meğer Nasrettin Hoca’nın doğduğu mevki imiş buralar.

 


 

Sivri tepelere doğru gitmeye devam ettiğimde ara sokaklardan tırmanmaya başladım, birden muhteşem tarihi evler ve eski yapılarla karşılaştım. Restore edilmiş, bakımlı ve güzel görünümleri beni çok etkiledi. Artık hava iyice sıcak olmaya başlamıştı. Sivri tepeleri yakından görme hevesiyle hiç ummadığım bir sürpriz ile daha karşılaştım.

 

 

Tepede tarihi bir saat  kulesi  gördüm, meğer Sivrihisar’ın sembolü imiş. Tarihi değerlerle dolu olan ilçeye hayran olmaya başladım. Bu saat kulesi 1899 yılında inşa edilmiş ve her yerden görünmekteymiş. Bir ben hemen görememişim demek. Az sonra neyle karşılaşacağımı bilmeden öylesine yola devam ettim, hatta belki yolun devamı yoktur ve çıkmaz olur geri dönmem gerekecekti, yine de devam ettim ve gözlerim şaşkınlıktan yuvalarından fırladığı bir an yaşadım.

 

 

Dağ yamacına vardığımda şaşırıp kaldım. Bu nasıl bir güzellikti böyle, inanmıyordum. Kaskın altında kendi kendime bunu diye diye motoru nereye park edeceğimi şaşırdım. Bir açık hava heykel müzesi bulmuştum. Onlarca heykel vardı. Aşık Veysel gibi bir sürü tarihi değeri sergileyen heykeller karşıma çıkıverdi. Yan yan arka arkaya dizilmişlerdi, gece hatta ışıklandırma sistemi bile varmış. Nasıl şaşkındım anlatamam. Nereye bakacağımı şaşırmıştım.

 

 

Atatürk heykelini de görünce artık kaç tane video ve fotoğraf çektim hatırlamıyorum. Delirmiş bir fotoğrafçı kılığına giriverdim. Bir kilise vardı, Nasrettin Hoca Meydanı ve onun bir heykeli daha vardı, Saat Kulesi de görünüyordu. Etrafım 360 derece tarih ile sarılıydı. 6-7 yaşında ufak bir çocuk oturuyordu kenarda, beni izliyordu sessizce. Bir çift geldi, onlar da geziyorlardı. Sonra bir ekip arabası geçti, ben heykellerle meşguldüm beni görmemişlerdi, ekip arabası sonra geri geldi ve motorun yanında durdu.

 

 

Tek ve büyük bir seyahat motoru dikkatlerini çekmiş. Beni görünce de, kadın motorcu hiç beklemedikleri için şaşkınlıkla başlayan ufak sohbetimiz saygılı ve güzel geçti. Çok memnundum Sivrihisar’a uğradığım için. Öyle enerjiyle doldum ki, bu beklenmedik sürprizleri yaşarken dünyadan kopmuştum. Oradan çıktığımda Polatlı, Haymana, Yenice ve Kulu’daki köy yolları üzerinden Tuz Gölü’ne doğru ilerledim.

 

 

Tuz Gölü’ne yaklaşırken karnımdaki heyecanın tarifi yoktu, insanın uzun zamandır görmek istediği bir şeye kavuşması nasıl ise öyleydi. Gölü ilk gördüğüm yerlerde durdum ve tuzun üzerinde yürümek için hemen harekete geçtim. Motoru da indirebileceğim imkan var mı yok mu onu da keşfetmeye çalıştım. Akşam üzere olduğundan çok vakit harcamadan yola devam ettim, biraz fikir edinip Şereflikoçhisar’a devam edip konaklamamı ayarlamam gerekiyordu.


İstanbul'dan Motosikletle  Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden Gitmek



Tuz Gölü tesisinin önünden geçerken orada durmadan geçmek istemedim. Gölün kenarında sadece bu tesis var, büfe tarzında bir işletme, hediyelik eşya ve tuz ürünleri satan bir yer. Geniş otoparkı ile gelen ziyaretçilere sıkıntısız ve ücretsiz park imkanı sunuyorlar. Tuz Gölü ziyareti ve girişi de ücretsiz. Tuzdan yapılan el kremini bir çubuk ile elime sürdüler, ovalayıp lavaboda yıkayın dediler.

 

 

Ellerim yumuşacık oldu, yağlı gibiydi, içindeki mineraller cildi yumuşatıyormuş. Online satışları (www.tuzgolu.com.tr) da varmış. Fazla uzun durmadan Şereflikoçhisar’daki öğretmen evine gittim, ertesi gün sabahtan etrafı gezmeye başlayacaktım. Öğretmenevinde bir gece konaklama sadece 25 lira idi, büyük bir oda verdiler, sıcak su da var, daha ne olsun.

 

 

Havlu ve kahvaltı yoksa da çok uygun bir konaklama oldu. Genelde öğretmenevleri sivil alır, ama burası almıyor. Çevresinde gece motoru güvenli park edebileceğim uygun yer bulamadım, acaba yakınlarda emniyet var mıdır derken sadece 50 metre ileride İlçe Emniyet Merkezi’ni gördüm. Memurlar seve seve derdime çare oldu, motorumu huzurlu huzurlu onların gözetimi altında olan yerde park ettim. Bu ilk günün sonunda akşam yemeği yiyip erkenden uyuyup ilçenin çarşısına geldim, bulunduğum yolun devamındaydı zaten.

 


 

Güneşin batma saati yaklaşıyordu, güneşe doğru sürmeye başladım. Çarşıdan ayrıldım, ara sokaklardan devam ettim ve gittiğim istikamette evler azalıyordu ve yine Tuz Gölü’ne yaklaşıyordum. Gittiğim yolda asfalt bitmişti, toprak yoldaydım artık, güneş kızarmaya, hava kararmaya başladı ve gün bitmek üzereydi. Midemdeki açlık tavan yapmıştı ama yoldan da manzaradan da ayrılamadım.

 

 

Yol daralmaya başladı ve sonunda durmak zorunda kaldım. Yanımda bir bahçede çiftçiler vardı, çiğ nohut ikram ettiler. Henüz olgunlaşmamış ham, demet şeklinde topladıkları nohut dallarını uzattılar bana. Nasıl yiyeceğimi ilk başta anlayamamıştım, onlar çekirdek yer gibi yiyorlardı, dallardan nohutları kopartıp yiyormuşsun.

 

 

Denedim, gerçekten de tadı çok güzeldi, sütlü gibiydi, çok hoşuma gitti. Güneş tam batmadan çarşıya geri döndüm ve artık midemi düşünüp sonra da istirahate çekilmek istiyordum. Yabancı yerlerde karanlıkta dolaşmayı hiç sevmem. Çarşıda temiz pak ve modern bir kebapçı dikkatimi çekti. Servisini ve yemeğini hatta uygun fiyatlarını çok beğendim, güler yüzlü ve tertemizdi.

 

 

Açık adresi: Ankara Cad. Hamam Karşısı No 168 Şereflikoçhisar. Konaklama yerime geldiğimde ve odama girdiğimde tatlı bir yorgunluk hissettim. Yastığın üzerine bir tişört geçirdim ve derin güzel bir uykudan sonra ertesi günüme erkenden başladım. Emniyetten motorumu aldım, kahvaltımı yol üzerinde bir yerde yaparım diyerek Tuz Gölü istikametine yöneldim.

 


 

Bugün çevreyi bol bol gezip görüp keyif yapacaktım. Daha göle varmadan ilçenin içindeyken kocaman bir dut ağacının altında durdum, iri beyaz dutlarla kahvaltı şenliği yarattım kendime. Oralı bir abla yanımdan geçerken “Günaydın” dedim ve sohbet başladı yine. Sohbetimiz öyle şen gelişti ki evine kahvaltıya da davet etti. “Yolcu yolunda gerek” dedim, teşekkür ederek istikametime devam ettim.

 

 

Önce motoru Tuz Gölü’nün üzerine sürebileceğim yere gittim, gölün ilk başladığı ucu kenar kısmı, ama yoğun bir ihtiyaç molasına gereksinim duymaya başladım ve fazla orada duramayacağımdan acilen 4 km ileride bulunan göl kenarındaki o tesise gittim. Henüz çok erken olduğundan tenhaydı. Tenha iken ve gelmişken fotoğraf ve videolarımı çekerim dedim.

 


 

Birden 2 tane büyük turist otobüsü geldi, onlarca Japon iniverdi. “Eyvah” dedim, birden kalabalıklaştı tesis. Neyse, oyalanır sonra fotoğraflarımı çekerim diye düşünürken, fazla kalabalık ve rahatsızlık da olmadı. Karşılıklı bir Japon turist ile birbirimizin fotoğraflarını çektik. Kadının dev bir Canon makinası vardı, taşıması bile güçtü.

 

 

Onların varlığını hiç hissetmezken sadece bir Türk kızı sürekli bağırdığı için aşırı rahatsız olmuştum. Video çekmek bile mümkün değildi. Sonunda ona “Sessiz olur musun” demek zorunda kaldım. Motoru gölün üzerine indirebileceğim yere gitmek için tekrar en uç kıyıya gitmeye karar verdim, ancak yolda giderken acaba tuz lastiklere zarar verir mi düşüncesi oluştu ve bu göl üzerinde motoru çıkartmaktan vazgeçtim, hatta belki batarım diye bile düşündüm.


 

Lastikleri şimdilik kurtarmıştım tuzdan ama bu gezimin sonunda lastiklerimin başına gelecek felaketten daha haberim yoktu. Tuzdan kaçarken daha kötü bir olaya yakalandım desem yeridir, hem de evime yarım saat kala, İstanbul’da… Tuz Gölü’nün üzerine motor ile çıkmaktan vazgeçtiğimde macera vaat eden gizemli bir ara yol dikkatimi çekti.

 

 

Çölleşmiş görünen düz tepelerin arasında kaybolan topraklı ve çakıllı bir yoldu. Gözüm aklım onda kaldı. Nereye gideceğini bilmediğim bir arazi yoluna girmeden önce benzinimi tamamlamam gerekliydi. İleriden dönüp, tekrar tesisin önünden geçip epey ilerledikten sonra aklımda not ettiğim benzin istasyonuna geldim, tankımı tam doldurdum.

 

İstanbul'dan Motosikletle  Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden Gitmek


 

Tekrar aynı yolu geri gittim o toprak yola girmek için ve yeniden o tesisin önünden geçtim. Kaç defa bu yolda gittim geldim kim bilir, bir gün içerisinde bu kadar çok aynı yol üzerinde dönüp dolaşan başka biri olmuş mudur acaba? Neyse, aramızda sır olarak kalsın, kimse görmedi zaten. O yola geldiğimde sanki gezinin içinde yeni bir geziye başlamış gibi hissettim. Bundan sonrasını bir sonraki gezi yazımda paylaşmak üzere burada tamamlıyorum . Sevgiyle ve hoşgörüyle kalın.