Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?

Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?

Motosikletle bütün gezilerimizde mola verince çay içeriz ya da çay içmek için mola verir, sohbet için çay içeriz. Hatta sadece o çayı içmek için yollara dökülürüz.

13 Ocak 2016 Yazı ve Fotoğraflar:Pervin Ozulu

Çay İçin Rize Motosiklet Gezisi

 Nereye gidersek gidelim hiç fark etmez, bütün gezilerimizde mola verince çay içeriz ya da çay içmek için mola verir, sohbet için çay içeriz. Hatta sadece o çayı içmek için yollara dökülürüz.

Bazen çayı bu kadar özel yapan nedir diye düşünürüm. Siyah çay, Türk yaşam tarzı ve kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır, ama her şey bu kadarıyla sınırlı mı? Sadece kültürel bir değer mi? Çay çok enteresan bir içecektir aslında, hatta bir içecekten çok daha fazlasıdır; o sohbettir, dostluktur, misafirperverliktir, ağırlamaktır, hoş geldin demektir, ikramdır, davettir, dinlenmek ve enerji toplamaktır, neşelenmek ve keyiflenmektir. Hele hele içine atılan şekeri karıştırırken çıkan o şıngır şıngır ses yok mu, işte o sese hastayım, huzurun sesidir benim için... Yolculukta mola verince bir masaya oturulur, çay söylenir ve motosikletin anahtarı masaya konur.





Bu en sevdiğim fotoğraf karelerinden biridir. Gelen çay ile beraber sohbet ve neşe de masaya gelmiş olur ve şıngır şıngır sesler eklendiğinde tam anlamıyla huzur hissedilir. Budur işte derim, budur. Bir motorcunun çayı olmalı. Hele o çay bir köyde içiliyorsa tadı çok daha lezzetli olur. Etrafta birkaç tavuk gezinir, yem arar ya da yoldan inekler geçer. Tarladan dönen traktörün sesi vardır sadece ve lastiklerine yapışan çamurlar parça parça yollara dökülür. Köpekler yatar yol kenarlarında ve bir kedi geçer sessizce yanımızdan, belli ki biraz sevilmek ister. Yaşlı amcalar yan masada sohbet eder, çay içer, bazıları gazete okur.



Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?



Bastonu ile yaşlı bir amca gelir ve motoru inceler, görmemiştir hiç sanırsınız ama o kadar çok meraklıdır ki, umduğunuzdan çok daha fazla motor bilgisine sahiptir. Hayat hikayelerini anlatmaya başlayan amcalar da olur bazen, 80 veya 90 yaşındadır, çayın yanında keyifle dinlenir. Dinleniyor olmak amcayı öyle mutlu eder ki, ister istemez onu mutlu etmek için oturursunuz bazen ve dinledikçe anlattığı hikayeler ilginizi çeker. Tarihten sayfaları canlı canlı izlemiş gibi olur insan ve kaçıncı çayı içtiğimizden fikrimiz bile olmaz, tüm dünyadan ve sıkıntılarımızdan kopmuşuzdur. Çay olunca masada yabancılık kalmaz.


Bardağı ve tabağı bile özeldir, mutlaka ince belli bir bardak olmalı ve eski usul o tipik kırmızı beyaz desenli tabak ile servis edilmelidir. Bir de semaverden içilen çay vardır, o semaver ve eşliğindeki sohbetlerin tadı da neşesi de asla unutulmaz. Uzun ya da kısa yolculuk olsun, molalarımızda yudumladığımız o lezzetin kıymeti kelimelerle anlatılmaz. Bu keyfin en güzelini bizler, biz motorcular yaşıyoruz bence. Yolculuk sırasında iki tekerimizi park edip bir çay molası vermek, tüm yorgunluğu alıp götürdüğü gibi, keyif ve huzur da verir. Yorgun olmak da gerekmiyor o tadı almak için, durduğumuz her mola o tadı veriyor.



Bazen sürüş esnasında canım öyle çok çay çeker ki, o tadı özlerim ve nerede içebilirim fikrine odaklanmış sürüş yaparım. Artvin yolundayken Çoruh nehrin kıyısında başıma geldi. Bu duyguyu çok yoğun hissettim, “bu ilginç manzarada bir çay ne iyi gider” düşündüm ama buralarda nerede olur ki öyle bir imkan, her yer kaya ve taş diye düşünürken, virajdan çıktığımda ufak bir çay ocağı gördüm. Durdum hemen, oradaki amcalar beni yabancı sandı, masaya oturduğumda kimse konuşmadı. Fırtına öncesi sessizlik gibi, çay öncesi sessizliği oldu adeta. Kendi aralarındaki konuşma bile kesildi.



Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?



Herkes beklemeye geçmiş gibiydi, ta ki çayım gelinceye kadar nefesler tutuldu. Çayım geldi ve yarım şeker atıp karıştırdım, şıngır şıngır o ses havadaki sessizliği kırdı ve sohbete vesile oldu, amcalar dertlerini ve güzel anılarının hepsini sanki bugüne biriktirmiş, konuşmak için benim gelmemi beklemiş gibiydiler. Herkesi dinledim ve sohbet eşliğinde çayımı yudumladım. Her şey çay ile daha güzel oluyor. Çaya duyduğum merak son zamanlarda iyice çoğaldı. Bundan dolayı bu kadar önemli olan içeceğimizin memleketini ziyaret etmek, gezmek ve nerede nasıl yetiştiğini görmek için Rize’ye yola çıktım.



Bu gezimin başında yola çıkarken “İstikamet Rize” demiştim, fakat tekrar oraya gideceğim zaman artık şöyle diyeceğim: “ İstikamet ülkemizin en güzel yeri Rize’ye!”. Oralara hayran kaldığımdan neyi, nasıl ve hangi sırayla anlatacağımı bile bilemiyorum. Rize’ye giden sahil yolu muhteşem güzeldi ve tek bir çukur ya da yama bile yoktu. Ancak daha Rize merkezine ve hiçbir yere henüz uğramadan bile dengem bozuldu, çünkü inanılmaz güzel bir koku almaya başlamıştım. Sanırım rüzgar hep bana doğru esti ve kokudan çok etkilendim. İstanbul’dan sahil şeridinden geldim, hedefe kitlenip Rize’ye yakınlaştığımda o hoş koku aklımı karıştırdı.



Sonra o koku kayboldu, sonra tekrar o kokuyu aldım ve az sonra yine azaldı. Bu böyle devam ettikçe kafam iyice karıştı. Başka bir gezimde Fethiye’deyken de böyle tuhaf bir olay yaşamıştım. Böyle muhteşem bir koku almıştım ki, gece dayanamayıp onu bulmaya keşfe çıkmıştım. Motor üzerinde bahçe kenarlarını dolaştım ve koklaya koklaya kaynağı bulmaya çalıştım. Uzaktan görüntüm kesinlikle şüpheli bir kişi gibi olmuştur, hem de gece gece! Komşulardan birisi beni süzmeye başlamıştı. Orta yaşlarda bir amcaydı ve mahsustan bahçe kenarında numaradan bir şeyler yapar gibi yaptı, halbuki kafası sürekli bana dönüktü.



Belli ki benim neyin peşinde olduğumu anlamaya çalışıyordu. Kendiliğimden adama derdimi söyledim, o kokunun kaynağını aradığımı söylediysem de ona pek inandırıcı gelmemişti ve daha da bir şüphelendi. Tam artık otele dönme zamanım geldi derken kokunun kaynağını buldum. Büyük bir ağaçta beyaz minik çiçeklerden geliyordu. Benden şüphelenen adam, sadece gece açan bir çiçek olduğunu söyledi ama hala beni çözemediği net olarak yüzüne yansıyordu. Rize’ye yaklaşırken yine öyle etkileyici bir koku olunca bu sefer koklayarak değil de gözümle bulmaya çalıştım. Nedir bu nedir bu diye düşünürken yol kenarında yüksek ve ince bacalar dikkatimi çekti.



Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?



Duman çıkıyordu ancak yaz olduğu için ısınma dumanı olmadığı kesindi ve o dumana yaklaştıkça o bayıldığım kokuyu aldım. Oysa ben bunun için buralara gelmiştim, meğer bunlar hep çay fabrikalarıymış ve aldığım koku da yaş çayın fabrikada işlenip kuru çay haline getirme işlemi sırasında yayılan kokuymuş. Mest oldum, mest! Artık bacaları gözlemeye başlamıştım, yanlarından geçtiğimde bol bol o kokuyu içime çekebilmek için yavaş sürdüm. Yaş çay yapraklarıyla yüklü kamyonlar gördüm, yaprakları fabrikalara taşıyorlardı. Önce dolu halde araç tartılıp sonra boşalttıktan sonra boş hali ile tekrar tartılır ki yaprakların ağırlığı hesap edilir ve kilo bazında fabrikalar sahibinden satın alır.


Çay bahçelerinin birçoğu dik yamaçta bulunur, yağlı boya tablo gibi görünür ve dimdik yamaçlarda olduğundan toplanması çok zordur Yükseklikte çalışanların başı bile dönebilir. Özel toplama makaslarıyla hasat toplanır ve torbalara doldurulur, teleferikli makinalarla o torbalar taşınır ve büyük bir toplama deposunda torbalardan dökülüp biriktirilir. Gün sonunda kamyona yüklenir ve satılmak üzere fabrikaya götürülür. Çevreyi gezerken öbek öbek yuvarlak kısa çalı gibi bitkileri görmek ve yemyeşil çay yapraklarını dalında görüp dokunmak beni çok mutlu etti.



Tarlada çalışanlarla sohbet ettim, köy yollarından geçerken her durduğumda çay ikram edildi. Motorla gezen bir kadın görmek onları çok şaşırttı, hatta biri motora bakıp “Abi nerede?” diye sordu. “Ha bu motor ile puraya nasul celdun?” ya da “ Ha pununla İstanbul’a nasul cideysun?” gibi keyifli sorular ve sohbetler yaşadım. Oranın köy insanı o kadar candan ve misafirperver ki, ekmeğini suyunu varını yoğunu paylaşmaya hazır. Gerçi Anadolu insanı öyledir, bizim kültürümüz bu aslında, paylaşmayı ve kardeş olmayı severiz.



Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?



Şehir hayatında böyle değerler doğal olarak kayboldu. Biri iyilik ile yaklaşsa bile inandırıcılığı yitirdiği için arkasında ne var diye şüphe ediyor olduk. Köyleri gezerken sık sık mola verdim, hatta Rize Motorcular Kulübü’ne de uğradım, çaylar geldi tabii ki hemen. Yardımseverlik yine hemen ilk cümlelerde kulağımdaydı, bir sorun varsa yapalım, edelim dendi, henüz daha çay bile gelmemişti. Ara ara fabrikalardan hep burnuma çay işleme sırasında oluşan o koku geldi. Rize’de çayımı büyük bir keyifle içtim, etrafımda o koku, elimde bardak ve önümde motorum. Bu mudur? Evet, budur!



Fakat ayarımı bozan şey sadece çay değildi, hangi sırayla yazacağımı bile bilemiyorum, direkt konudan konuya atlamak istemiyorum aslında ama hemen Kaçkar Dağlarından da bahsetmek istiyorum. Yoksa çayımı içtikten sonra merkezde dev tencereleri olan meşhur lokantadan mı bahsetsem, bilmiyorum. Evet, anlatıp hemen Kaçkar Dağları’yla devam ederim. Çok tavsiye edilen Liman Lokantası’na gittim, 1968 yılından beri hizmet vermekte ve inanılmaz bir izdiham vardı. Vardığımda müsait olan kenarda bir yere motorumu park ettim, henüz kaskımı çıkarmadığım halde tüm bakışlar üzerimdeydi.



Hele o tıklım tıklım olan lokantada ve geçit bile olmayan bahçesine girdiğimde kendiliğinden yol açılıyordu. Tabii ki bu yoğunlukta boş masa yoktu, fakat birden bir masa boşaldı, nasıl oldu anlayamadım. O kişiler daha yemeği bitirmeden ve ellerine tabaklarını alıp kalktı, hem de en güzel masalardan biriydi. Kalabalıktan ve kargaşadan jetonum düşmedi, durumu anlayamadım ve oturduktan sonra filmin tekrarını izler gibi olanları sonradan fark ettim. Evet, masadakiler yemeği bitmeden kalkıp yer vermişti, hatta en ferah ve önlerden bir masaydı. Neden ve nasıl oldu hiç anlayamadım, her şey çok çabuk gelişti ve o kişileri de gözden kaybettim, engel de olamadım.



Yalnız fena acıkmıştım, yemeklere göz atmak istedim, mutfağa daldım. Dev tencereler vardı, bir tahta kaşık alıp direkt orada yemek gerekti aslında. Yüzden fazla sütlacı görünce gözlerim kamaştı. Anormal bir tüketim olduğu için hazırda soğuk sütlaç yoktu. Yetiştiremediklerini söylediler. Yemek yemeden tatlıdan bahsettim ama bu gezi yazısı tamamen daldan dala atlamayla geçiyor zaten. Toparlayabildiğim kadarıyla toparlıyorum. Sahil yolundayken başlangıçta anlamadığım bir trafik levhası sık sık karşıma çıktı: “ Gabarininizi kontrol ediniz”. Sadece tünel öncesinde bulunuyordu. Sonradan anladım ki bu levha, yüksekliğimizi kontrol etmemiz için bir uyarı yazısı idi.



Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?



Rize’nin meşhur Kaçkar Dağları Tabiat Parkını gördükten ve soluduktan sonra buraya tekrar tekrar geleceğim dedim. Ülkemi gezmekten büyük haz alıyorum. Manzaralar tek kelimeyle muhteşem, gezmek, görmek ve oraları yaşamak ve doğamıza sahip çıkmak lazım, hele motor ile keşfederek. Motoru sürdüğüm yolun Fırtına Deresi’nin yanından devam ediyor olması çok güzel. O gürül gürül akan soğuk dere, içindeki balıklar, yaylalar, yaylalardaki çiçekler harika! Ahşap evler, o toprak yollar, biriken suların içinden geçen yollar, şelaleler, kayalar, hayvanlar ve yemekler ve kısaca her şey çok değerli! Ayder’e çıkan yol keyifli, asfaltlı ve rahat bir parkur, her motor sürücüsü için ideal. Gündüz gözü ile yağlı boya tablo içerisinde gider gibisiniz. Gece her yer fazlasıyla karanlık, hatta zifiri karanlık, gece oralarda çok temkinli olmak gerekli.



Yol boyu Fırtına Deresi’nde bolca tesisler, rafting imkanları ve teleferikler var. Sıcak yaz günlerinde rafting şahane bir şey, şiddetle tavsiye ederim. Buz gibi dağdan akan derenin içinde serinlemek için mükemmel bir fırsat. Hatta rafting sonrası derede yüzmeyi ihmal etmeyin. Yoldan devam edince havanın değiştiğini ve derin nefes alabildiğimi fark ettim ve devam ettikçe Ayder’e geldim. Orada bir sürü minik butikler, hediyelik eşya satan yerler ve sevimli konaklama yerleri var. Tam anlamıyla şirin bir turistik bir yere gelmiş oluyorsunuz. Çadır kuranlar vardı ve geceleri ateş yakıp temiz havanın tadını çıkardılar.



Dikkatimi çekti, nedense çok az motorcu vardı yollarda, ne bu güzel parkurlarda ne de uzun otoyollarda. Ayder’den sonrasında doğa daha da güzelleşiyor ve esas macera yeni başlıyor diyebilirim. Tam macera ve doğa tutkunlarına göre bir yol başlıyor. Artık asfalt bitiyor ve toprak üzerinden devam ediyor. Karnımda karıncalanmalar hissettim, iki teker ile oralardan geçmiş olmak bugün bile beni mutlu ediyor. Ayder’den devam eden yol, ilk önce Aşağı Kavrun’a varıyor. Mutlaka gitmek gerek, hem rahat sürüşü olan bir parkur olduğu için hem de doğası açısından görülmeli. Aşağı Kavrun’dan sonra Yukarı Kavrun’a devam ediliyor, fakat yolun zorluk derecesi artıyor.



Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?



Yol ara sıra daralıyor ve taşlarla, çatlaklarla mücadele başlıyor. Tırmanırken çakıllı virajlardan geçen bu tehlikeli parkur macera ruhlu sürücüler ve cross kullananlar için uygun. Çamur da var toz toprak da… Bolca tümsek ve delikler de var, içinde su birikmiş yarılmış yol çukurları var. Akan sulardan ve su birikintilerinden de geçiyorsunuz. Bu kaygan yolda özellikle daraldığı zaman çok heyecanlandım, birikmiş sulardan geçerken keyif aldım. Yolu kapatan inekler uzun uzun beni süzdü, pek motorcu görmemişler sanırım. Zor bir yol da olsa mutlaka gidilmesi gerekiyor bence, Kaçkar Dağları’nın en güzel yerine kadar gider ve Yukarı Kavrun’a varış büyük bir zafer duygusu hissettiriyor.



Bu yol bütün zorluklara değer, yaz ortasında dağ zirvelerine hala kar görmeyi düşünmemiştim ve yaylalarda olmak benim için coşku vericiydi, sanki büyük bir hasretten sonra doğaya sarılmış gibi hissettim. Fırtına Deresi’ne akan su bu zirvelerdeki kar suyundan gelmekte ve bu yüksekte suyun en soğuk olduğu bölgedir, balıkların rengi ve lezzeti bile farklıymış. Derenin içine çıplak ayak ile girmeyi birçok kişi cesaret edemiyordu. Suyun soğukluğu ısırıyor fakat biraz sabredip dayandım ve soğuk suya alıştım. Öyle iyi geldi ki, enerji ve tazelik verdi. Tabii ki soğuktan kızarma oluyor haliyle, gerçekten de buzdan farkı yoktu. İlginç biri vardı orada, herkesin dikkatini çekti, insanlar suya ayağını bile sokmaya korkarken o adam eğilip defalarca başını buz gibi suya soktu. Hatta üstünü çıkartıp suda ıslatıp öyle ıslak ıslak giydi. Dağ zirvelerinden gelen su için bir çeşme var.



Suyun tadı şerbet gibi, içtikçe içesim geldi o yüzden suyun yanından uzun süre ayrılamadım ve doya doya içmek için lokantadan bir bardak aldım sonunda... Sonra dağ eteklerine tırmanmaya ve fotoğraf çekmeye, yürüyüşe çıktım. Dik yamaçlardan tırmandıkça havanın durumu bazen nefes nefese kalmama neden oldu. Bazen hiç rüzgar gelmiyordu, güneşin sıcaklığında çimenlere oturdum ve yanımda otlayan inekleri seyrettim. Farklı farklı çiçekler vardı etrafımda, manzara beni büyüledi. Zirveye kadar tırmanmayı hayal ettim, epey yükseklere çıkmıştım, fakat bunun inişi de vardı daha. Tırmanış sonrasında midede açlık tırmanışı başladı.



Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?



Yemek yeme hevesiyle aşağı inip sofraya oturdum. Mis gibi ayran ve sanki annemin köy evine gelmiş gibi ev yemekleri sayesinde aç karnımı büyük bir iştahla doyurdum. İki tencere yemek pişirmişlerdi fazla çeşit yoktu, mutfakta ne piştiyse o vardı, muhteşem bence! Köy usulü yoğurt ve köy yemekleri ile midem tam bir bayram yaşadı. Dönüş hiç mi hiç aklıma gelmedi oralardayken, hep sanki burada kalacakmışım gibi hissettim, oralı mıyım ben yoksa? Evimi kaplumbağa gibi sırtıma yükleyip buralara getiresim vardı. Ertesi gün çay bahçelerini gezdim, köy yollarında sürüş yaparak gezimi devam ettirdim. Çay bahçeleri çok düzenli ekilmiş, çoğu dik yamaçlarda ve sıra sıra dizilişi göz dolduruyordu.


Yapraklar yeşilin en parlak ve en canlı güzel tonlarına sahipti. Çayın toplandığı depoları da gördüm ve tarlada çalışanlarla konuştum. Hepsi neşeli, hepsi güleç yüzlü, genci ve yaşlısı çalışıyordu. Sohbetlerimizde hep abla kardeş gibiydik, çok mutlu oldum, kucaklayıp yanaklarını sıkasım geliyordu. İnsanları tanımak ve onların hayatlarını yakından görmek, dinlemek bana hep tecrübe katmıştır. Motor ile bir yere gelince zaten istisnasız herkesin ilgi odağı oluyorsunuz ve sohbet otomatik başlıyor, kaçınılmazdır. Kadın bir motorcu hep şaşırttığı için sohbetlerin başlangıcı bu oluyor genelde. Yörenin insanlarını dinlemek ve tanımak çok ilgimi çekti.



Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?



Lazcanın apayrı bir dil olduğunu öğrendim, İngilizce Fransızca gibi bir dilmiş. Hatta dil bilen ve dil bilmeyenler diye ayrılıyormuş. Ne başka bir dilin lehçesi ne başka bir dilin karışımıdır. Dilbilimciler, Lazcanın kökenini binlerce yıl geriye götürüyor. “Celdum, cittum” gibi telaffuzlar Türkçe’nin Karadeniz şivesindeki konuşma biçimidir. Lazca’da gel “moxti” demek mesela, geldim “komopti” demek. Öğrendiğim bazı kelimeleri not ettim, hatta her gün “Muçore” demeye başladım “nasılsın” demek ve “iyiyim” cevabını da “vrosivore” diyerek veriyorsun. Laz muhabbeti yaparken birisi benim Laz olduğumu sanmıştı, gözlerim renkli olduğu için, çünkü Lazlar çoğunlukla açık tenli ve renkli gözlüdür.


Lazlar konuşkan, esprili, hazırcevap ve hatta kendileriyle dalga geçebilecek kadar özgüvene sahip insanlar. Laz’a sormuşlar, “Laz olmasaydın ne olurdun?” diye. Düşünmüş düşünmüş, “Vallahi, çok mahcup olurdum.” demiş. Köy yollarında bol bol turlarımı yapıp, çay içip durdum ve kısa zamanım olduğu halde dönüş günüm hiç aklıma bile gelmedi. Ancak dönüş günüm gelince içim çok fena burkuldu. İstanbul’a dönmek bir ceza gibiydi, neşemi ve yüreğimi sanki buralarda bırakıp yola çıkmam gerekiyordu. Rize’den ayrılma anımı uzatabildiğim kadar uzatabilmek için yola çıkmadan önce sahilde bir balık lokantasında henüz acıkmamışken de olsa hem yemek yiyip olabildiği kadar oyalanmak istedim.



Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?



Çayeli’nde Okyanus Balık Lokantası’na gittim. Tam deniz kenarında, tavsiye ederim. Motoru park edecek pek çok müsait yer var. Balığın üzerine nedense canımız hep tatlı çeker ya hani, tatlı yesem mi yemesem mi diye düşünürken garson “Tatlı alır mısınız?” diye sordu. Laz böreği tavsiye etti, ben ise istemedim. Adından dolayı onu tipik börek sanmıştım, “Yok, teşekkür ederim, istemiyorum.” dedim. Israrlar devam edince ve illaki bir kez olsun tadına bakmam gerektiği söylenince kabul ettim. Tabakta ufak bir parça geldi. Şüpheli ve istemeyerek “tuzlu tuzlu şimdi yenir mi” düşüncesiyle tadına baktım, fakat son gün yolculuk öncesi son sevinç gibi gözlerim hayranlıkla fırıl fırıl döndü.


Muhteşem bir tatlıymış meğer. Vay dedim, kim hayır dedi ki az önce ve kim tabağa bu kadar az koydu ki. Bir an için keyiflenmiştim ve o keyif ile tatlı tatlı yola çıktım. Fakat beton yığıntıların olduğu İstanbul’a dönüyordum, kaosun ve stresin olduğu şehre. Çok şükür evim İstanbul’un merkezinde değil, şehir içine girmeden evime gidebiliyorum. Bu yazıyı evden yazıyorum ve gezdiğim yerleri özlüyorum. Yeşilliğin rengini ve havasını, yaylaları özlüyorum ve az gelen laz böreği bile kalbimde yer etti, özledim. Güler yüzlü sade köylüleri özlüyorum, mis kokuları ve temiz havayı özlüyorum.



Köfte Yemek İçin Tekirdağ Gidiyoruz, Peki Çay İçin Rize'ye Gider misiniz?



O laz böreğini İstanbul’da her fırsatta tesadüfen bir yerde bulma ümitleriyle yemek yediğim Karadeniz lokantalarına Şile yolundaki Karadeniz gözlemecilerine bile soruyorum. Aklımda ve damağımda tadı kaldı, ama buralarda yok. Rize, ne güzel bir yersin sen öyle, hala görmediğim o kadar çok yayların ve şelalelerin var ki, tekrar gelmek için bahaneler bıraktım kendime... İyi ki gitmişim ve şimdi de hasretle özleyebiliyorum. Motosiklet sevdasıyla tekrar Rize’ye gideceğim günü bekleyerek hoşça kal diyorum, kendine iyi bak!

İLGİLİ HABERLER
Motosiklet ile Kapdokya'dan Konya’ya Zorlu Yolculukİç Anadolu bölgesi birbirine çok yakın şehirlere sahip olsa da, o kadar da farklı coğrafyalarla karşılaşıyorsu....
Az Bilinen Motosiklet Kamp Noktaları Ve Yanınıza Almanız GerekenlerYoldanÇık ekibi olarak az bilinen kamp noktalarını ve kampa giderken yanınıza almanız gerekenleri belirleyip s....
Küre Dağlarında , Kastamonu Azdavay Motosiklet Festivali Kastamonu Valiliği, Türkiye Motosiklet Federasyonu ve Azdavay Belediyesi’nin desteklediği Uluslararası Azdavay....
Motorcuların Mekkesi; Motosiklet İle Alp Dağları ve DolomitilerHer motosikle kullanıcısının yapmak istediği motosiklet gezisi olan Alp Dağları turuna kiraladığımız Yamaha Tr....
Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya YollarıBozkır ve kuraklık görüntüsü ve tepelerin arasında kaybolan unutulmuş gibi görünen bu yol beni baştan çıkardı,....
İstanbul'dan Motosikletle Kuşadası'na Tuz Gölü Üzerinden GitmekKuşadası ile Tuz Gölü’nün bir alakası yok tabii, ama alakalı duruma getirmek bizim gibi motosiklet gezginleri....