Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya Yolları

Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya Yolları

Bozkır ve kuraklık görüntüsü ve tepelerin arasında kaybolan unutulmuş gibi görünen bu yol beni baştan çıkardı, hatta bir şey beni o istikamete çekti diyebilirim.

06 Eylül 2016 Yazı:Pervin Ozulu, Fotoğraf:Pervin Ozulu

Motosikletle Kapadokya Yolları

Tuz Gölü’nü gezdikten sonra planladığım gibi Aksaray üzerinden doğrudan Kapadokya’ya devam edemedim. Çorak tepelerin arasında kaybolan bir toprak yol, gezi rotamın dışına çıkmama neden oldu.

Önceki gezimde  anlatmaya başladığım İç Anadolu yolculuğumun ilk durağı Tuz Gölü’ydü. Gezimin devamında ikinci durağım Nevşehir olacaktı. Ancak Tuz Gölü Dinlenme Tesisi’nin tam karşısında bulunan ve beni çeken o yola girmeden hiçbir yere gitmiyorum dedim kendime... Bozkır ve kuraklık görüntüsü ve tepelerin arasında kaybolan unutulmuş gibi görünen bu yol beni baştan çıkardı, hatta bir şey beni o istikamete çekti diyebilirim. İlk olarak benzinimi tam doldurmak için ilerideki benzinliğe gittim, içecek su da aldım. Yolun nereye gideceğini bilmiyordum, gizemi arttırmak için haritaya da bakmadım.



Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya Yolları


Midemdeki karıncalanmalara heyecan da eklenince keyifli bir karışım oldu. Benzin istasyonundan çıktım, gözüme kestirdiğim o yola sapan çıkışa vardığımda “Heyecan başlasın!” dedim. İlerledikçe tepelerin arasından geçerek asfalttan, normal çevreden ve yerleşim atmosferinden tamamen uzaklaştım. Yol beni geniş ve çorak bomboş bir boşluğa götürdü. Bozuk yoldan ilerledikçe Acıkuyu ve Şanlıkışla gibi yerleşim yerlerinden geçtim.



Yokluk, kuraklık ve tenhalık ve hatta terk edilmiş okul binası, harabe bahçeler, eski toprak evler ürkütücü bir görüntü oluşturuyordu. Bazı eski toprak evler hala kullanılmaktaydı. Hüzün ve yaşam mücadelesi hissettim. Yeşillik yoktu, etrafım kuru topraktı. Bu tenhalık yetmiyormuş gibi bir yol ayırımına geldiğimde daha da terk edilmişliğe doğru giden toprak yolu seçip ona saptım. İlerledikçe yolum iyice bozuldu, hatta yol artık hiç yoktu, tamamen kayboldu. Motoruma ve kendi tecrübelerime güvendiğimden yoluma devam ettim.



Başka araçların yaptığı eski tekerlek izlerinden istikametimi belirledim. Çatlamış toprak ve bozkırın üzerinden, toprak parçaların arasından ve irili ufaklı taşların olduğu tümsekli çukurlu tarla misali güzergah boyunca ilerledim. Her yer tamamen ıssızlaştı, çok sıcaktı; neredeyse çöl atmosferi vardı ve güneş alev alev yakıyordu. Durdum, sessizliğin ürpertici etkisini hissettim. Kulağımda yankılanan böcek sesleri vardı sadece... Yabani büyük kuşlar görmeye başladım ve durgun bir gölet başlangıcını gördüm. Toprak kuraklıktan çatlamıştı, kuru otlar ve dikenler vardı. Göl kenarına yürüdüm. Zarif balıkçı kuşları dalış yaparken izledim ve daha önce hiç görmediğim başka kuşlar dikkatimi çekti, onları ürkütmeden yakından seyrettim. Beni fark ettiklerinde uzaklaştılar.


Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya Yolları



Susamıştım ama biraz daha ilerleyip suyun tamamını görebilir miyim hevesiyle, hayalini kurduğum manzarada mola yapmak için gölet olmayan yoldan devam ettim. İstikametimin en sonunda masmavi ufacık bir görüntü gördüm, oraya kilitlendim. Yaklaştıkça harika renkteki gölet karşımdaydı. Kızılırmak üzerine kurulu olan Hirfanlı Barajı’na gelmiştim. Kırşehir ve Şereflikoçhisar arasında bulunan bu baraj, enerji üretimi ve taşkınların kontrolü amaçlı inşa edilmiş. Bembeyaz Tuz Gölü manzaralarından ve kuraklık araziden sonra çöldeki vaha gibi bir yere gelmiştim, sanki serap görüyordum. Masmavi gölet manzarasının tam dibindeydim, mola, fotoğraf çekme ve su içme yerim burasıydı. Çim de vardı artık, motoru çimlerin üzerine park ettim.



Bir balıkçı teknesi vardı, göle yapraklarını sarkıtan bir ağaç ile manzara tek kelimeyle harikaydı. Orada çok güzel vakit geçirdim, rehabilitasyonda gibiydim sanki. Rutin hayatım ve normal yaşantımla ilgili her şey yok olmuştu. Sadece doğa, motorum ve ben. Gerçeklere geri dönme vakti geldiğinde dönüş için yola koyuldum. Dönmek hep çok çabuk olur nedense, o yüzden bu farklı anların tadını uzatmak için bilerek oyalanmaya çalıştım. Asfalta vardığımda tuhaf oldum, sanki bambaşka bir memleketten hududu geçip ana vatana geri dönmüş gibi hissettim. Artık bundan sonraki istikametim Aksaray üzerinden Nevşehir, Ürgüp olacaktı. Yolumun üzerinde basitçe ve köy usulüyle yazılmış “Çay var” tabelasını görünce hemen yanaşıp durdum. Bir ağacın altında çiçek desenli muşamba örtülü eski bir masa vardı. Eski sandalyeler, bir çeşme ve başka bir masada köy kahvesinde olduğu gibi amcalar oturuyordu. Motorumu tam masanın yanına ağacın altına, gölgeye çektim. İkimiz de güneşten pişmiştik.



Çölden çıkmış bir kovboy gibi tozlu motorumdan indim ve hemen çeşmeye yöneldim. Çeşmeye giderken masaya aceleyle kaskımı, eldivenlerimi ve motorun anahtarını koydum. Serin ve gürül gürül akan su mutluluk sahnesi oldu, fakat çay ile kavuşma sahnem daha muhteşemdi, reklam filmi gibiydi. Çay gelmeden önce o çiçek desenli masa örtüsünün uzunluğundan faydalanıp kimse görmeden masanın altında gizlice botlarımı çıkarmıştım. Çoraplardan toz çıktı, keyifli bir gülümsemeyle havalanan tozu seyrettim. Evim, işyerim ve normal yaşantımda her şeyim tertemiz de olsa motorumla yaptığım gezilerimde kirlenmeyi bir o kadar çok seviyorum. Zor ve uzun bir gezinin kanıtı gibidir bu toz. Başka bir gezimde de botlarımı aynen bu şekilde çıkarmıştım ve çok yorulduğum için ayaklarımı karşı sandalyenin üzerine uzatmıştım. Kimse de yoktu tesiste ve masa örtüsü uzun olunca fazladan özgürleşiyordum sanırım.



Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya Yolları


O gün mola yaptığım yerin sahibesi beni merak ettiği için sohbet etmek ve tanışmak için masama gelmişti. Orta yaşlarında sevimli ve güler yüzlü bir kadındı. Ayaklarımı uzattığım sandalyeyi çekip oturacağı hamleyi tahmin edercesine öyle aceleyle ayaklarımı indirdim ki aynı saniyede oturmak için karşımdaki sandalyeyi çekmişti bile. Nefes nefese kalmış gibi son anda durumu kurtarmıştım, sandalyeyi ayaklarım üzerinde olduğundan dolayı çekemeseydi çok ayıp olacaktı. Kadının yanıma gelip oturacağı hiç aklıma gelmemişti, hızlı davranıp kıl payı durumu kurtarmıştım. Çok da keyifli bir sohbetimiz olmuştu. Bu sefer botlarımı çıkardığımda karşı sandalyeye sulanmadım, tecrübelerimden sanırım... Tüm rahatlama atraksiyonları tamamladıktan sonra çay bir ödül gibi masama geldi.



Ağır çekimde gibi yavaş yavaş gelen çaya odaklandım. Masama konduğu an harikaydı, sonra kaşığı yavaşça elime aldım, karıştırma sesi ve o ilk yudum... Huzur ve rahatlama yayıldı damarlarıma, büyük bir keyif hissettim; sanki bir sarayda en rahat uzanma koltuğunda istirahate çekilmiş gibiydim. Sabahtan beri mideme de ne kahvaltı ne de doğru düzgün yemek girmişti ve ne yiyebileceğimi sorduğumda “Sahanda doğal yumurta kırabiliriz” dedi oradaki kişi. “Tamamdır, harika ve bir çay daha alırım.” dedim. Çiçekli muşambanın üzerine gazete serildi. Gezginlerinin yemek yeme alışkanlıklarını biliyorlar sanırım, masa komple dağılıyor diye en pratik toparlama metodu gazete kağıdı oluyor. Kocaman su bardağında çay ile beraber sahanda kırılmış yumurtam gelince çok mutlu oldum. Sanki bir köydeydim ve evin bahçesinde kendi mutfağımdan kahvaltı ediyordum.



Yumurtanın lezzeti gerçekten harikaydı, belki açlıktan, belki de keyfimden... Az bile gelmişti diyebilirim, demek ki çok acıkmıştım. Enerjimi alıp yola devam ettim, Aksaray’a yaklaşırken Hasan Dağı manzarası gözümü doldurdu. Yolda ilerlerken karlı dağ manzarasını sürekli tam karşımda görüyordum, yol dümdüz ona doğru gidiyordu ve sürdükçe yaklaşıyordum. Hasan Dağı bir volkanik dağdır ve iki kratere sahiptir. Tahminlere göre en son M.Ö. 7500 yılında patladığı düşünülmektedir. Aksaray ve Niğde ili sınırları içinde yer alır. Hasan Dağı’nın eteklerinde, bugünkü adıyla Nora isminde bir antik Roma kenti yer alır. İç Anadolu Bölgesi’nin Erciyes Dağı’ndan sonra en yüksek dağıdır. Anlatılan bir efsanesi bile var. Orada dağda yalnız başına yaşayan bilge bir insan varmış; Hasan Dede ve vasiyeti üzerine dağın zirvesine gömülmüş, sonrasında dağ Hasan Dağı adını almış. Hasan Dağı’na gidenler krater gölünün sırtında bulunan mezarını görebilir.


Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya Yolları



Krater ağzı, yani zirve çanağı çok eski tarihlerde bir göle sahipmiş ama günümüzde kurak bir çukur halini almış. Sürüş esnasında muhteşem dağ manzarasına kapılmış, gözümü ayıramaz olmuştum. Aksaray şehir merkezine girmeden “Nevşehir” levhası çıkmıştı karşıma, solu gösteriyordu. Hasan Dağı’ndan ayrılma zamanı gelmişti, sola saptım ve artık onu karşımda görmüyordum, sağımdaydı ve ilerledikçe arkamda geride kaldı. Nevşehir’e girip oradan Ürgüp’e devam etmek istedim. Biraz şehrin atmosferini alayım öyle Ürgüp’e geçeyim dedim, ancak biraz pişman olmadım diyemem. Nevşehir’de biraz rahatsız oldum, kısa bir sürüşte bile bazı şeyler belli ediyor kendini. Fazla yorum da yapmak istemiyorum, çünkü transit geçtim ve ufak tefek keyfimi kaçıran şeyler yaşadım, belki bir rastlantıydı.



Hiç durmadan Ürgüp’e devam ettim. Peribacaları’nı ilk gördüğümde hemen durdum. Bir seyir durağı idi. Ürgüp’e giden yolun solunda, yol kenarında olan yer, turistlerin de durduğu bir tepeydi. Buraya gelince her şeye değer diye düşündüm, doğa harikalarını seven herkes buraya mutlaka gelmeli bence. Fotoğraf çekme hastalığımın daha ilk anlarında üstüme hücum ederek gelen bir aile oldu, ailenin annesi hücumun başını çekiyordu. Neler oluyor diye etrafımı komple çek ettim, yoksa kaçmam mı gerekiyordu? Bu bir saldırı mıydı? Öyle bir sevinç görmedim, sanki yıllarca görüşmediği eski bir ahbabı veya akrabasıydım. Adana’dan gelen bu aile beni tanımak ve benimle fotoğraf çektirmek istedi, Adana’ya da davet ettiler. Ne kadar sıcak ne kadar sevgi doluydu ablam böyle.



Nadir rastlanan bir durum yaşadığımı sanırken bir ikinci hücuma daha uğradım aynı yerde. Adanalı aile ile sohbetimiz bittiğinde gençlerin olduğu bir grup yanıma geldi, resmen sıra beklemiş gibiydiler. Motorumu incelediler, ben de Peribacaları ile meşgul olayım dedim. Aralarından birisi fotoğraf çekmek isteyince, karede ben çıkmayım diye geri çekildim. Motorla kendilerini çekeceklerini sandım, ancak ben geri çekildikçe gençler de benimle geldi. Benim jeton hemen düşmedi, tekrar geri çekildim, herhalde hala fotoğraf karesindeyim diye düşündüm. Motoru çekiyorlar ya, öyle düşünüyordum hala, ama grup yine benimle beraber gelince anladım. Benimle fotoğraf çektirmek istiyorlardı. Onlar gittikten sonra başka biri geldi, o da fotoğraf çekmek istedi, artık beynim dönmeye başlamıştı, benimle mi yoksa motorla mı diye ayırt edemedim.



Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya Yolları


Ben de motorum da seyir tepesinde seyirlik olmuştuk. Böyle güzel ilgi ve alaka her seferinde yeni bir mutluluktur benim için, çok çok teşekkür ederim herkese. Yolun devamı Ürgüp’e ulaştırıyordu. Levhalar zaten her yerde mevcut ve yeterli idi. Ürgüp’e girerken çok etkilendim, yapısı ve duruşu çok hoşuma gitti. Bambaşka bir boyuta geçtim, zaman makinasındaymış gibi geriye götürüyor insanı. Çevrenin bakımlı ve düzgün yapısı hemen dikkat çekiyor. Her yer taş ev, sayısız peribacalarında konaklama yerleri var, her yer itina ile özenerek yapılmış. İnşaat ve tadilat alanları bile rahatsız edici değil. Minik havuzlu 5 yıldızlı belki 10 yıldızlı süper mekanlar da var. Sessizliği ve sadeliği ile tarihi yapısı bozulmadan dimdik ayakta durması çok etkileyici. Burası adeta bir dinlenme ve yenilenme yeri diyebilirim.



Çok güzel bir çarşısı da var. Bence kesinlikle Ürgüp’te konaklamalı. Doğru seçim yapmışım. Yerleşim yerinin yolları hem düz hem yokuşlu, taş döşenmiş, bazı dar ve kıvrımlı yollar belki yeni motora başlayanlar için zorlayıcı olabilir, bazısı için zorluk çekicidir, beni etkileyen faktörlerdir. Avanos düzlük bir yerde kurulu ve geniş normal bir yerleşim yeri, çömlek ve el sanat dükkanlarını gezmek için oraya da gitmek gerek, hatta çömlek yapım masasına oturup denemeyi tavsiye ederim. Vazo yapmayıdeneyin, masayı hazırlanan bir düzenek sayesinde ayaklarınızla çevirerek sürekli döndürüyorsunuz.



Islak kile o dönen masa üzerinde şekil verin bakalım da görelim. Biraz denedikten sonra belki elinizdeki kilden bir parça etrafa uçurduktan sonra pes ederek ustaya “Saygılar” deyip masayı ona bırakırsınız. Avanos’ta bir saç müzesi var, dünyanın en ilginç müzeleri arasında yer alıyor. Kurucusu Galip Usta her kadın ziyaretçiden bir tutam saç kesip oda oda olan mağaradaki tavana asar. Göreme daha ufak ama bir o kadar da muhteşem bir yer, oraya vardığınızda “Açık hava müzesine hoş geldiniz” diyerek sizi karşılar. Zaten bu coğrafyada her yer müze. Göreme’de çeşitli off road - atv tur ve at binme imkanları dahi var. Yazarken şu an daldan dala atlamaya başladım sanırım, anlatırken bile yeniden oraya gitmiş gibi heyecanlandım. Sonunda motorumla Kapadokya’ya da geldiğim için varış sevincim çok büyüktü.


Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya Yolları



Burada sürüş yapacağım için çok heyecanlıydım, ama buraya varışım akşam saatlerinde olduğundan bugünkü programımda sadece konaklama yerime yerleşmek vardı. Ertesi günü doludizgin Kapadokya yollarında sürüş yapacağımı düşündükçe içim içime sığmıyordu. Ürgüp Öğretmenevi’nde konaklamayı planladım. Her öğretmenevi farklıdır ve sürprizlerle dolu olur. Nasıl bir yer diye merak ederim her seferinde... Bütün Ürgüp’teki nazik ve elit atmosfer öğretmenevinde de hakimdi. Resepsiyondaki Rıfat Bey nezaketi ile beni çok şaşırtmıştı. Sıradan bir konaklama yeri değildi, tarihi yapısı aynen korunmuş müthiş bir yerdi. Odamın tavanı sanırım en az 3 metre yüksekteydi. Tarihin içinde olmak büyük anlam taşıyor ve bana huzur verdi. Hele ki bu kadar bakımlı olduğunda, hem de her yer temiz ve düzenli olunca “Bravo!” diyorsunuz.



Kahvaltı oda fiyatı 60 liradan iki geceliğine odamı tuttum. Motoru gece park edecek güvenli bahçesi var, yan çantalarımı çıkarıp içeriye öyle girebildim, kapısı biraz dardı ya da benim motor biraz genişti. Kahvaltımda oralı bir bayanla tanıştım, emekliydi ve motor kullandığım için hayranlığını ifade etti. Kendisi bisiklet öğrenmeye başladığını, hatta düştükten sonra hevesini kaybetmeden devam etmek istediğini anlattı. Ancak en büyük savaşı çevreye ve ailesine karşıymış, “Bu yaşta bisiklete binilir mi?” gibi tipik rahatsız edici tavırlarla uğraşıyormuş. Ona cesaret vermeye çalıştım ve kim ne derse desin, hayali bu ise asla vazgeçmemesi için inandığı yoldan devam etmesi gerektiğini ve düşüncelerimi anlattım. “Hayat budur işte!” dedi. Kahvaltımdan sonra tüm gün yoldaki tozunun rengine kadar inceleyen ve her yeri talan eden biri olarak sürüşe çıktım.



Yolda birine benzin istasyonlarını sorayım dedim, neredeler diye aklımda not etmek istedim. Türkçe sorduğum halde adam İngilizce cevap verdi, “Türkçe konuşabilirsiniz, sizi anlarım.” dedim ama yine İngilizce konuştu. Sanırım aksanım yüzümden beni yabancı sandı. Zaten gören hemen “Welcome” diyordu. İlk olarak Ürgüp panoramik seyir terasına gittim. Orası tam bir manzara izleme noktası idi. 360 derece manzara. Motorumu park edip patikalarda yürümeye başladım ve geri dönüp motorumu o manzarada görmek en güzel seyir keyfiydi. Evet, buradayım. Sonunda burada da sürüşümü yapıyorum, şu an ve şimdi. Oh, dünya varmış! Yürüyüş patikalarından yükseklere tırmandıkça manzara güzelleşti de güzelleşti. Kaya içinde kendiliğinden oluşmuş kocaman bir pencereden Erciyes Dağı’nı gördüm.



İç Anadolu’nun en büyük dağı olarak gövde gösterisi yapıyordu. Bu seyir tepesinden hemen ayrılamadım, hatta bir şapka bile satın aldım satıcıların yanına indiğimde, çünkü güneş kavuruyordu. Gün batımı harikaymış, ama akşam tekrar gidemedim. Buralarda görülecek ve gezilecek yerler birbirine çok yakın, fazla yol yapmadan her yeri görebiliyorsunuz ama çok fazla yer var. Buradan çıktığımda Ortahisar Kalesi’ni görmeye gittim, sonrasında da Göreme istikametine girdim ve doğal volkanik oluşumların arasından motorumu sürmenin tadını çıkardım. Yolun çevresi hayalimdeki gibi Peribacaları ve vadilerle dolu idi. Kenarda sürekli durup fotoğraf çeken tekrar motoruna binip tekrar duran yine fotoğraf çeken, yine motora binip yine sonra durup hatta fotoğraflar bittikten sonra kamerayı açıp yavaş yavaş sürüş yapıp videolar çeken garip bir karaktere büründüm. Video çekimi sırasında fotoğraf çekmek için durmamak için zor tuttum kendimi. Ancak yola da doyamadığım için çok beğendiğim yerlerden sırf sürüş yapmak için bir daha ve bir daha geçtim. Böyle bir manzarada yol yapmaya doyamıyordum bir türlü, ne olacak halim böyle bilemiyorum. Esnaf da şaşırmıştır, aynı motor gelip geçip tekrar tekrar dönüyordu.


Motosiklet ile Yollarda Tek Başına Bir Kadın: Kapadokya Yolları



Özellikle Paşa Bağ ve Zelve Vadisi yolunda çok dolandım. Aynı Jandarma aracıyla karşılaştık sürekli, kimdir bu diye dikkatlerini çekmişimdir. Asıl İstanbul’a döndüğümde polislerin fena dikkatini çektim, şüpheli durumdaydım, ama bu olayı sonra anlatacağım. Jandarma ile karşılaştığımızda her seferinde selamlaştık, sonra artık selamı bıraktım, bu kaçıncı kez, yeter artık demezler mi? Kaskın üzerindeki kamera nedeniyle gizli polis olduğumu düşünenler oldu. Hemen dikkat çeken ben ve her yerde görülen ben gizli polis olmak için kriterlerim pek uymuyorsa da yakıştıranlar oldu. Çevre tenha idi, turist ne yazık ki neredeyse hiç yoktu. Göreme’nin devamında Avanos’a giden yol Çavuşin’den geçiyor. Sağda dev bir kaya oluşumuna inşa edilmiş bir kilise var, müze olarak gezilebiliyor.



Kapadokya’nın bilinen en eski kilisesi... Kapadokya’nın coğrafya oluşumu tam bir doğa güzelliği. Her girdiğiniz yolda bir eser bir doğa harikası var, çeşit çeşit vadiler ve tepeler bulunuyor. Bölgede bulunan iki volkanik dağın, Erciyes ve Hasan Dağları’nın farklı zamanlarda ve farklı yoğunluklarda patlaması sonucu lavlar aynı yerde toplanmıştır. Daha sonra yağmur ve rüzgarın etkisiyle yıllar içerisinde oluşumlar gelişmiş ve Peribacaları oluşmuş. Bir dağın lavı sert diğeri daha yumuşak olduğundan şapkalı Peribacaları oluşmuştur. Bu volkanik kayalar çok sert olmadığından insanlar mimari özellik taşıyan kayadan oyma evler, kiliseler ve manastırlar inşa etmiştir. Kayalıkların içerisinde barınmak, bölgede yaşamış olan insanlar için çok önemliymiş.



Bunun yanı sıra bu barınaklar hem sıcağı hem soğuğu muhafaza ettiği için, yazın içerisi serin, kışın ise ılık oluyormuş. Gezdikçe, motoru sürdükçe ne güzelliklere sahibiz diye düşündüm. Çok şükür buralara motorumla geldim ve yollarındaydım, tozu toprağı saçımda ellerimde motorumda taşıyordum ya, daha ne ister ki bir gezgin? Seneler önce de buralara gelip görmüştüm, ama ilk defa görmüş gibi mutluydum. İnsan hiç Peribacası’na sarılmak ister mi? Olabiliyormuş, delilikle doğru orantılı bir duygudur bu. Çavuşin’den sonra sağda bir yol ayrımı var, o yol Paşabağı’na gider, çok nefis manzarası var ve yolun devamı muhteşemdir ve Zelve Vadisi’ne götürür. Bazen tozlu topraklı yan yollar gördüm, sonra nasıl olsa geri geleceğim için o zaman asfalttan değil de o topraklı kumlu yollardan geçeceğim diye not ettim aklıma.



Kumlu kısımlar sürüş için zorlayıcıydı, kolaylıkla kaymaya ve motoru düşürmeye yönelik her şey mevcuttu diyebilirim. Zelve Vadisi muhteşem, kelimelerin yetmeyeceği kadar güzel. Büyüleyici bir atmosferi var. Motorumla girebildiğim her noktada varış kutlama sürüşü gibi çember içinde döndüm durdum, duramadım da hemen ve sonunda Zelve Vadisi’nin önünde kayalıkların dibinde kurumuş topraklı bir yere motoru park ettim. Video kaydı yapan kamerayı kapatmak istemedim ve kaskı da çıkarmadan kayalara oyulmuş merdiveni ve kapısı olan bir kayaya tırmanmaya başladım.



Çok kaygandı ve uzaktan tepeye tırmanan kasklı biri olarak komik görünüyorum derken bir turist çift benim bu görüntümün fotoğraflarını çekerken gördüm. Almanlara benziyorlardı. Kayadaki odaya girdiğimde penceresinden karşı manzaraya baktım. Bambaşka bir yaşam ve varoluş. Merdivenler çok kaygandı ve inişim kaymak ve inmek arasında bir olaydı ve aynı turist çift yine fotoğraflarımı çekti. Sonra fotoğrafımı çeken kişi de heveslenip aynı yere tırmanmak istedi ama yapamadı. Yerler çok kaygandı ve tutunacak hiçbir köşe yoktu. Alman turistlerle tanışıp uzun uzun sohbet ettik. Yurtdışından pek kimse artık Türkiye’ye gelmek istemiyor dediler, savaş var diye herkes korkuyor. Kapadokya’da bir şey olmaz deyip cesaret ettik dediler. Onlar da motorcuymuş, Almanya’da bir Honda motorları varmış.



Zelve Vadisi’nden sonra yolu takip ederek Dervent Vadisine gittim. Burası Paşa Bağ veya Zelve‘deki gibi oyukların olmadığı, dolayısıyla yaşam alanlarının olmadığı bir vadi olmuş. Kapadokya’nın en etkileyici yerlerinden biri olan Dervent Vadisi’ni biraz ilerideki yol ağzında kalan çıkıntıdaki tepeden izlemek mümkün. Popüler ve en belirgin şekle sahip olanı deve silüetli peribacası burada bulunuyor. Yolun devamı Ürgüp’e çıkar, ben ise geri gidip tekrar manzaraların içinde yok olmak için vadilerin içinden geçtim ve oradan da Avanos’a devam ettim. Dörtyol ağızında bir benzin istasyonu var. Saatlerdir gezdiğim halde benzinimde hiçbir azalma olmamış. Hava çok sıcaktı, markette paket içinde yaprak sarma gördüm, yanına limon da koymuşlar, ufak bir ekmek ve soda alıp yemek ziyafeti yapasım gelmişti.



Dışarıda masa da vardı, neden olmasındı? Soframı kurdum ve onlarca sticker’la dolu bir BMW motor geldi, Çin’den gelmiş. Toplamda 16 motor gezgin bir grupmuş ve 11.000 km yol yapmışlar, o ise sürüden ayrılıp benzin almaya gelmişti. Kapadokya’da gezmediğim yerlerden birisi Uçhisar Kalesi ve Güvercinlik Vadisi idi.



Geri kalan zamanımı sadece sürüş yapıp Öğretmen Evi’ne döndüm. Ertesi sabah ayrılık zamanıydı ve yolumu Nevşehir, Aksaray üzerinden Konya olarak planlamıştım. Ancak eminimdim ki bu bölgeyi hemen terk edemeyecektim, ilginç bir yerlere uğramadan Konya için yola çıkamayacaktım. Ertesi gün neler göreceğimi bilmeden ve planlama yapmadan bu güzel günü bitirdim. Sürprizlerle dolu geçen gezilerin tadına doyum olmuyor.



Bu gezimin ve maceralarımın devamını bir sonraki gezimde paylaşmak üzere hoşça kalın.