Menu
in

Motorcuların Mekkesi; Motosiklet İle Alp Dağları ve Dolomitiler

Yazar: Sanço Panço

Her motosikle kullanıcısının yapmak istediği motosiklet gezisi olan Alp Dağları turuna kiraladığımız Yamaha Tracer 900, Honda Crossrunner, ve Honda CB1000F motosikletler ile bir kez daha çıkıyoruz.

Motosiklet İle Alp Dağları ve  Dolomitiler

Motorcuların Mekkesi; Alp Dağları, Dolomitiler

Tarifeli uçak seferi ile Münih’e indik. Alman Polisi
soruyor; “geliş amacınız, nerede kalacağınız ve ne zaman döneceğinize dair
bilgiler lütfen?”. Anlatıyorum; bir abimiz var, Alman. Adı Hermann
Ziegler, kendisi Münih’in kuzeyinde, Landshut isimli kasabada yaşar. Honda ve
Yamaha bayisi vardır kendisinin, kral bir abimizdir. “Eee?” diyor
genç polis, heyecanlı biçimde. İşte ona gidiyoruz diyorum, motorları kiraladık,
oradan güneye Alplere gideceğiz. Polisteki merak ve “eee?”ler artmaya
başlıyor. Neredeyse çelik yeleği çıkartıp “ben de geliyorum sizinle”
diyecek gibi hissediyorum. Pasaporta doğru dürüst bakmıyor bile, kaşeyi basıp
elini yumruk yaparak gaz işareti yapıyor, “iyi eğlenceler!” diyor.
Giriyoruz Almanya’ya.

Kapıda bizi Hermann abimizin gönderdiği Landshut plakalı
taksi bekliyor. Havaalanından çıkıp oraya varmamız 25 dakika sürüyor, 3 kişi 50
euro veriyoruz. Hermann abi yıllardır bu işi yapıyor. Elinde o yıla ait
neredeyse bütün Yamaha ve Honda’lardan 2’şer 3’er tane var. Bunlarda çantalar
falan da takılı. Daha önce motor ayırtmıştık, pazarlık da etmiştik, ancak 1
kişi eksiğiz şu anda. “O gelemedi” diyoruz, bizim için hazırladığı
motorlar var. Berk Yamaha Tracer 900, İlker Honda Crossrunner, ben de
Türkiye’ye bir türlü getirilemeyen CB1000F’i seçiyorum. Üçünde de yan çanta
var. Hatta benim Honda CB toplam 460 kilometrede henüz.

 

Hermann’ın mağazası çok
geniş bir avlunun içinde. Avluyu çeşitli mekanlar kuşatmış, bunlardan bir
tanesi servis, bir tanesi garaj, bir tanesi ikinci el motorların depolandığısergilendiği
bölüm, sıfır motorlar bölümü, motosiklet aksesuar ve parçaları bloğu, hepsi tek
katlı binalar. Bizim motorları kenara dizmiş, hazırlanıyoruz. Bavullarımızı
kendi deposuna koyuyor. Bir yandan da bize su taşıyor. 5 günlük büyük hacimli
motor kirası, tam kaskolu, limitsiz kilometre, 500 euro. Bu fiyata yan çantalar
dahil. Şayet istiyorsanız kıyafet ve kask bile kiralanabiliyor. Bizim
malzemelerimiz yanımızda, giyindikten sonra kendisine selam çakıp yola
koyuluyoruz.

İlk hedefimiz Münih’e doğru otobandan ilerlemek, dışından
dolanarak hemen güneyindeki Avusturya sınırına varmak. Sınırdaki Kufstein’da
otobandan çıkıp Zell Am See yönüne gideceğiz. Bu rota, daha önceki
gezilerimizden kalma bir alışkanlık. Aslında farklı davranıp otoban üzerinden
Avusturya’yı geçerek İtalya’ya da girmek aynı gün içinde mümkün olsa da, biz
eskiden kalma alışkanlıkla buraları etap etap dolaşmayı tercih ediyoruz ilk gün
içinde. 3’lü grubumuzdan İlker çok titiz, bundan sebep oteli moteli önceden
ayarlamış. Aslında yılın bu döneminde, genellikle kayak merkezleri olan bu
kasabalarda yer bol bol bulunuyor. Özellikle de akıllı telefonunuz varsa,
yoldaki benzicinden bile otel ayarlayabiliyorsunuz. Biz ilk gün için, kaçta
yola çıkabileceğimizden emin olamadığımızdan 250 kilometrelik rota belirleyip,
saat 15 civarında Zell Am See’yi hedefledik.

 

Alman otobanındaki yoğu ve hızlı
trafik insanı yoruyor. Herşey kurallara uygun, ancak devasa kamyonlar dahi
oldukça hızlılar. Biz de gazlıyoruz, öğle yemeği için bir benzincide duruyoruz.
Almanya-Avusturya sınırı pek sınır gibi değil, otoban dümdüz devam ediyor.
Sınırdan sonra otobandan devam edecekseniz vinyet dedikleri taşıt pulunu
almanız gerekiyor, sınır bölgesindeki her benzincide var. Biz almadan ilk durak
olan Kufstein’dan çıkıp Tirol bölgesindeki Sankt Johan’a devam ediyoruz. Artık
Avusturya’dayız. Kufstein’dan Zell Am See’ye gitmek için 2-3 farklı yol var,
hangisini seçerseniz seçin, yol güzel. Bizim şansımıza yağmur başlıyor. Biraz
devam ediyoruz belki diner diye, sonra bir otobüs durağında yağmurluk
giyiyorum.

80 kilometrelik bu ara yol, tek geliş, tek gidiş, ama oldukça geniş
tasarlanmış, asfaltı güzel, ama yağmur fena. İlker ve Berk Crossrunner ile
Tracer’da oldukça rahat görünüyorlar. Benim CB’de önde cam yok, bir parça da
yatık oturuluyor. Buna rağmen motorun hissiyatı uzun yolda bile mükemmel. İlk
izlenimim, motorun bende yarattığı hayranlık. Her tarafı o denli iyi ayarlanmış
ki, hem yorumuyor, hem de camsızlığı hissettirmiyor. Fireblade motorunun bütün
kabiliyetini rahat biçimde yola yansıtmışlar. Yakıt göstegesi biraz fazla hızlı
düşüyor, ilk düşüncem deponun küçük olma olasılığı oluyor. Islak biçimde Zell
Am See’ye girip ucuza ayarlanmış süper lüks otelimize yerleşiyoruz.

 

Burası
Avrupa’nın jet sosyetesinin rağbet ettiği büyük bir kasaba. Çevrede kayak
merkezleri var, buradan otobüsler veya arabaları ile dağılıyorlar. Mevsim yaz
olduğu için o sosyeteden bir haber yok, zaten son dönemde o turist kitlesi
anladığımız kadarı ile yerlerini araplara bırakmışlar. Her yerde arapça
tabelalar asılmış. Çarşı içinde gelene geçene bakarak ve Avrupa Futbol
Şampiyonası maçı izlediğimiz bir kafede tamamlıyoruz günü. Kasabanın kenarında
bulunduğu gölün ve çevresini saran dağların manzarası müthiş.

 

GÜN 2

Zell Am
See’de kalmak istememizin asıl sebebi Grossglockner Dağ Geçidi. 1930’larda
Avusturya’nın büyük bir ekonomik krize girmesi ve işsizliğin tavan yapması
üzerine, insanlara iş sağlamak ve o dönemde Avrupa’da yükselmekte olan
otomobilli turizme bir rota çıkartmak için inşa edilmiş bir dağ geçidi yolu burası.
Zaman içinde popülerliği o kadar artmış ki, yol kalitesi, genişliği
arttırılmış, giriş çıkış fiyatı 25 Euro’ya kadar(motosiklet/günlük) yükselmiş.
Yıllık abonelik almak bile mümkün. 2.500 metrede asfalt üzerinde
sürebileceğiniz en yüksek rakımlı yollardan biri olan Grossglockner, her
motosiklet kullanıcısının mümkünse kuru havada en azından bir kere geçmesi
gereken mükemmel bir yol. Manzaralar, üzerindeki turistik atraksiyonlar, yürüme
rotaları, şelaleleri, mükemmele yakın asfaltı ve pek de var olmayan hız limiti
ile insan kendisini bir rüyada sanıyor.

Yol üzerinde Franz Joseph buzulu var,
buradaki manzara ve buzulun kendisi de görülmeye değer. Daha önce böyle bir şey
görmeyenlerin ağzı açık kalabilir. Bu noktada şanslı iseniz, ki biz pek bir
şanslıydık, Avusturya’nın en yüksek dağı Grossglockner’in (3.780metre)
zirvesini de hemen başınızın üstünde görebilirsiniz. Zaten 2.500 metrede
olduğunuzdan, zirve hemen yanıbaşınızda duruyor.

Yaklaşık 50 kilometre süren bu
yol, aşağıda Lienz kasabasına iniyor. Burada daha önce kaldığımız bir otel
vardı, genelde buralarda pek bir şey değişmez ama yol üzerinde geçerken
bakıyorum; kapanmış ve emlakçı kılıklı bir yer olmuş. İşleten yaşlı hanım öldü
mü, ondan mı böyle oldu, üzüldüm. Kasabanın içinde büyükçe bir benzincide
duruyoruz. İngiliz plakalı motorcu arkadaşlar önümüzü kesiyor, “bu Tracer
nasıl?” diyorlar. İçlerinden birisinde Ducati Multi Pikes Peak var, öndeki
Öhlins amortisör patlamış. Geri kalan motorın geneli süper spor ve çıplak
aletler, abiler de biraz göbekli, ucuz Multi bakıyorlar anlaşılan.
“Yamaha’nın bu modeli biraz sert ama sizi mutlu edebilir” diyor ve
kaçıyoruz.

 

Lienz’den gazlayıp İtalya’ya geçiyoruz. İtalya sınırı iki sivil eski
bina arasından geçen bir yol üzerinde. Binalardan birinin duvarında “İtalya”
tabelası var, bu sayede diğer tarafa geçtiğimizi anlıyoruz. Artık Güney
Tirol’dayız. Burası Alman ve Avusturya’lıların vazgeçemediği tatil bölgesi.
Eskiden sınırlar farklı olduğu için de halkın bir kısmı İtalyan, bir kısmı
Avusturya’lı, bir kısmı Alman. Hatta İtalyanlar da almanca konuşuyor,
dolayısıyla “kim nereli, ben neredeyim?” gibi kafa karışıklığı
oluşuyor insanda.

Bütün tabelalarda iki isim var, bir tanesi bölgenin Almanca
ismi, diğerinde de İtalyanca ismi yazılı. Lienz’den sonra İtalya’ya geçer geçmez
yol Toblach’dan Cortina’ya dönüyor. Biz de bu yolu takip ettik. Cortina
d’Ampezzo oldukça büyük bir kasaba, 1.200 rakıma sahip, 6.500 kişi yaşıyor.
Burada hiç durmayıp yukarı, Passo Falzarego’ya devam ettik. Falzarego orta
yükseklikte bir dağ geçidi. Özellikle Cortina tarafından yaklaşırken açık ve
çok hızlı virajlara sahip. Tepesinde’de durmayıp Dolomiti Caddesi’ne çıkarak
Arabba’ya vardık. Arabba’da İlker otel ayarlamış, bu günlük toplam uzun yol
kilometremiz 217. 1.645 metredeki bu küçük yerleşim, 1.440 kişilik bir nüfusa
sahip. Oldukça küçük, geceleri de merkezdeki bir bar dışında pek de açık yer
yok yaz mevsiminde. Burayı seçmemizin sebebi geçen seferlerden birinde burada
kalıp ertesi günlerde çevredeki dağ geçitlerini gezmeyi planlamış olmamız. Buraya
vardığımızda küçük otelimize yerleşip, eşyaları bırakıp dağ geçitlerine
vuruyoruz kendimizi. Arabba’nın üzerindeki tepelerde adeta yarış pisti
niteliğinde 4 geçit var. 40 kilometrelik bu dairesel parkuru isterseniz saat
yönünde, isterseniz saat yönünün tersine yapabilirsiniz.

Passo di Campolongo’ya
çıkıp Corvara’ya iniliyor, buradan Passo di Gardena’ya çıkıp bitişinden Passo
Sella’ya dönülüyor, bu arada da 2.000 metrelere çıkıp çıkıp iniyorsunuz. Hava
güzel, günler çok uzun. Sella’nın tepesinden bir arkadaş grubumuzu arıyoruz,
yaş itibarı ile abilerimiz sayılırlar. Onlar Canazei’de kalıyorlarmış, akşam
olmak üzere, yemek için onların keşfettiği bir lokantaya, Canazei’ye iniyoruz.

   

 

2. gün hala bitmedi. Keyifli bir yemek öncesinde bir şeyler içmek için onların
otelinin önünde otururken, kalabalık gruptan “Şeytanın Avukatı”
lakaplı bir dostumuzun MT-10 kiraladığını keşfediyorum. Keşfetmekle kalmıyor,
“direğe kadar bir tur” atmak için anahtarına el koyuyorum.
Canazei’nin kısa ana caddesinde içimden “şu direkten dönerim, yok bu
direkten dönerim” derken kendimi kasabanın dışında Sella’ya tırmanırken
buluyor, ikinci viteste yaptığım 160km/s. hız ile zirveye varıyorum. Burada
motor hakkında ayrıntıya girmeyeyim, onu ayrıca anlatacağım.

Geri döndüğümde
herkes yemeğe oturmuş, biz daha büyük diğer gruba kaynıyoruz. Dönerken
Canazei’de cadde üzerindeki bir otelin önünde 2 BMW GS’e rastlıyorum, 59
plakalı. Kalkmış gelmişler oralardan, bu satırları okuyorlarsa, bravo mesajımı
iletmek istiyorum. Gün batıyor dağlar arasında, hafif bir serinlikteki pizzalı
yemek sonrasında kalkıyoruz. Passo Pordoi’yi gece karanlığında geçip, 22
kilometre ilerideki Arabba’ya gitmek zorundayız. Gece karanlığında Tracer ve
Crossrunner’ın güçlü LED farları ile birlikte, iniyoruz otelimize…

 

GÜN 3

Bugün hava yağmur beklentisine rağmen çok güzel. Gezinin geri kalanında ana
planımıza göre; yola devam edip Bormio üzerinden Stelvio Geçidi’ne gidecektik
ama önceki akşamki yemekte bize önerilen yolları yapmak için öncelikle
Arabba’dan çıkıp Canazei’ye yerleşmeye ve çevresinde dolaşmaya karar veriyoruz.
Daha önce bu rotaları yapmış olan üstadların rekoru günde 18 geçitmiş. Berk bu
işe merak salıyor, “18’i tamamlayamazsak bir geçidin üzerinde durur 100
metre geri, 100 metre ileri giderek sayıyı arttırırız diyor. İlker’in kafası
bozuk, biraz yorulmuş, “yormayın beni” diyor.

Önce Arabba’dan çıkıp
yine tepelerdeki geçitlerden Canazei’ye iniyor, çantaları oradaki otele
bırakıyoruz. Sonra başlıyoruz rotaya. Önerilen yollar gerçekten muhteşem. Gördüğümüz
her görüntüyü bir fotoğraf karesine koysak, sanat galerisinde sergi açılabilir.
Günümüzü dağ geçitleri üzerinde geçireceğiz, hava sıcaklığı fena değil. Önce
bir kaç geçitten dolanıp, Ortisei üzerinden Tiers’e gidiyoruz. Buraya
vardığımızda saat 11’i geçmiş durumda, bol motorun durduğu bir lokantada
makarna molası veriyoruz. Tiers’den aşağı inerken geçtiğimiz Passo Nigra’ya
bayılıyoruz. Berk CB’ye geçip kendisine geliyor, ben Crossrunner’a geçip şöyle
genişç kuruluyorum. Sonrasında Karerpass’tan geçip güneye yöneliyoruz.

 

Val di
Fassa’dan güneye dönüp Moena üzerinden Passo Rolle’ye gidiyoruz. Yol gerçekten
olağanüstü, CB ile harikalar yaratmak mümkün. Dönüşte Honda’daki dostlarımıza
bu motoru getirmeleri için psikolojik baskı yapma kararı alıyoruz. Daha
sonrasında geçtiğimiz bin bir türlü dağ geçidi sonrasında bir yerde kısa süre
durup Canazei’ye dönecek rotayı bulduk. Saydığımıza göre 18 sayısını
yakalayabilmek için bir kaç geçit daha geçmemiz lazım. Berk bu sayıya
ulaşabilmek için yolu uzatıyor, İlker zaten yorgun, mecburen geliyor, bir
yandan da “bu geçitten sonra da Canazei’ye varamazsak benden passs”
diyor.

Sonuç olarak akşam 19 civarında Canazei’ye iniyoruz. Otel önünde
otururken, haritadan sayıyoruz, 18’e ulaşmışız. Ancak 2000 metrelere ine çıka
epeyce yorulmuşuz. Günlük kilometre tahminen 350, lokantaya bile yürüyecek
halimiz yok, yemeği otelde yiyoruz.

 

GÜN
4

Kaldığımız otel, Canazei’nin eski otellerinden bir tanesi. 1930’larda bir
aile tarafından kurulmuş, halen ailenin kızı Claudia tarafından idare ediliyor.
Claudia o mürebbiyeli filmlerde izlediğimiz gibi bir tip, konağın
hanımefendisi. Aşçısı var, barmeni var, temizlikçileri var, hepsini şahin gibi
idare ediyor. Önceki akşam otelde yiyeceğimizi söyledik, kalabalık grubumuza
yemek hazırlatmış. Höt diyor, girişler geliyor, höt diyor, yemekler, yemek
bitince tatlı ne yaptırayım diyor. Hizmet mükemmel. 3. Günümüzün akşamında
yağmur bastırıyor.

4. günün sabahına yağmur sonrası açan güneşle uyanıyoruz.
Bugün anlaşılan yer yer yağmur var. Dün yaptığımız rotayı tersinden yapmak için
çıkıyoruz yola, Passo Nigra, Tiers, Ortisei derken, Passo Sella, Arabba
üzerinden Cortina d’Ampezzo’ya iniyoruz. Burada bütün grup, sözleştiğimiz bir
pizzacıda buluştuk. Harika bir sohbet ile yenen öğle yemeği sonrası, yağmur
bastırıyor. Kalkıp yağmurun olmadığı bir vadiye gazlıyoruz. Buralarda durum
böyle, bir yerde yağmur olsa bile bir sonraki vadide olmayabiliyor. Nitekim
Giau Geçidi’ne çıkınca yağmur kesiliyor.

 

Kesiliyor kesilmesine de, bütün çevre
ağır yağmur bulutları ile çevrilince bir kahve molası veriyoruz. Otele dönüp
günün geri kalanını dinlenerek geçirmeye karar verdik. Yola koyulur koyulmaz
tekrar yağmur bastırdı. Biraz ıslanarak da olsa, yürüyüş yolları ile meşhur
Marmolada tepeleri üzerindeki baraj gölünün çevresinden dolanarak Canazei’ye
indik. Günün geri kalanını ve akşamı otelin önündeki terasta, evsahibemiz
Claudia’nın bizim için taşıyıp durduğu atıştırma tabaklarını tüketerek ve yiyip
içerek geçirdik. Sohbetin ana konusu, tabii ki nasıl gazladığımız oldu. Gün
boyunca “Şeytanın Avukatı”, Avukat Turgan ile motorları
değiştiğimizden, aklımda MT-10’un şairane gidişi vardı.

 

GÜN 5

Canazei’deki
“motor kampı”na devam eden büyük grubun aksine, biz üç kişi için gezi
sona erdi. Bugün otobana çıkıp Avusturya’yı tümüyle geçip Landshut’a gidecek,
motorları teslim edip havaalanına gideceğiz. Geziye başlarken uçtuğumuz Atatürk
Havalimanı’na terör saldırısı olmuş, insanlar hayatlarını kaybetmiş. Dönüşte
neyi nasıl bulacağız bilmiyoruz.

Fırsat bu fırsat diyerek bir kaç geçit
üzerinden geçip, Brenner civarında otobana çıkacağız. Bir kaç gündür çevrede
gördüğümüz bisiklet yarışçısı grupların sebebi belli oldu, bölgede büyük bir
yarış var, bizden sonraki bir kaç gün boyunca geçitler trafiğe kapalı
olacakmış. Şansımız varmış ki bu tatile denk gelmedi. Kasabalardaki bisikletçi
trafiği aşırı artmış, polisler ertesi gün için yol düzenleme işine girişmişler,
yollarda acayip kalabalık var. Neyse, daha tenha yollara dalıp, Berk’in
belirlediği rota üzerinden 2000 metreleri geçip Brenner üzerinden otobana
giriyoruz. Biraz sonra Avusturya sınırı geliyor, bütün Avusturya genelinde
neredeyse her yerde internet ücretsiz ve hızlı, hemen öğle molası verip
internete kavuşuyoruz.

 

Avusturya otobanında Insbruck’a kadar vinyet almanız
gerekmiyor. 10 günlük vinyet 5 euro civarında. Yol kenarında bir benzinciden
alıyor, yapıştırıyoruz. Vinyet almış olmak otobanın parasız olduğu anlamına
gelmiyor. Avusturya güneye geçiş için kullanılan bir kavşak olduğu için, adeta
deli dumrul gibi yolu tutmuş, vinyetten aldığı yetmiyormuş gibi bir de gişe
kurmuş, motordan 10 euro alıyor. Avusturya’ya hız limitlerine uyarak geçip,
limitsiz Alman otobanına çıkınca coşuyoruz. Yoldaki tamiratlar ise Alman
otobanlarının sonu gelmez bir geleneği. Tıkanmış kimi yerlerde filtreleme
yaparak ilerliyor, Landshut’a varıyoruz. 1600 kilometrelik seyahat sona eriyor,
yine bir taksi ile Hermann’a hoşçakal diyerek havalimanına gidiyoruz.

 

Crossrunner 800, Tracer 900, CB1000F

Benzer motor hacmine ve güçlere sahip bu
üç motora gezi boyunca değişerek bindik. Yaklaşık 1.600 kilometre yaptığımız
motorlar arasında herkesin birincisi CB1000F oldu. Ön camı yoksa da, motorun
ergonomisi, hızı, yol tutuşu, kıvraklığı, süspansiyon konforu diğer motorlardan
öndeydi. KTM Advnture 990 sahibi Berk “ilk defa spor bir motor kullanmak
ne demekmiş, onu anladım” dedi. İlker “ohh be, sonunda adam gibi bir
motosiklet, frene bastın mı duruyor, gaza bastın mı gidiyor” diyerek
konuyu toparladı. Gerçekten de CB1000F, model bakımından yaşlı olmasına rağmen,
tek taraflı nefis arka maşası, muhteşem şasisi ile Türkiye’ye gelemeyen ve
binme fırsatını kaçırdığımız muhteşem motorlardan bir tanesi.

Crossrunner 800,
eski nesil VFR V4 motorunun güncel versiyonunu kullanıyor. Tracer’a göre
oldukça ağır, VTEC sisteminin 7 bin devir civarında devreye girerek turbo açmış
gibi davranması enteresan, boyutlar bakımından gezimizdeki en büyük boyutlu
motosikletti. Ancak yol tutuşu ve yoldaki konforuna diyecek bir şey bulmak zor.
Özellikle sele ve oturma ergonomisi bakımından buna geçen rahat etti. Bir düşük
devirde sürerek VTEC’i açık tutmak, dar Alp yollarında bütün herkesi rahatça
sollayabileceğinizi hissettiriyor. Detaylı testini önümüzdeki sayıda
yayınlamayı planladığımız bu motor, özellikle iki kişi sürüş yapacaklar için
yeterli boyutlara ve süspansiyon konforuna sahip. Gezimize katılan motorlar
arasında ikinciliği alıyor.

 

Tracer, hafifliği ile hepimizin takdirini
toplamasına karşın geziye katılan motorlar arasında sonunculuğa yerleşti. Aşırı
sert selesi, sert süspansiyon konforu motor kısmının verdiği bütün heyecanı
perdeliyor. Motorun torku muhteşem, bu konuda herşey güzel ama sertlikler
hayatı zorlaştırıyor. Led farların muhteşem aydınlatması, oturuş pozisyonunun
rahatlığı güzel olsa da, yetersiz ön cam ve diş takırdatan sertlik motoru 3.
sıraya itiyor.

Cevap bırakın