Menu
in

Tek Bir Gölü Gezmek Yetmeyince

O sabah normal bir kahvaltı ile sıradan bir güne başlamıştım.

Sadece mutfak alışverişi, spor ve sonra da ev işleri günü ilan etmiştim. Ancak aklım başka yerlerdeydi, yine de rutin işlerime odaklanıp onları halletmek için çarşıya çıktım. Market arabasında aldıklarımı incelediğimde hep yolculuğa çıkarken aldığım ürünler olduğunu fark ettim. Elma, armut, salatalık gibi dayanıklı yiyeceklerden almıştım. Çok da sevsem nedense kayısı, çilek gibi kolay ezilenlerden hiç seçmedim. Yolculuk planım olsaydı anlardım bu durumu da, yine de bunda da bir hayır vardır deyip alışverişime devam ettim. Bunun üzerine bir de piknik sepeti hazırlar gibi sandviç ekmek ve dilim kaşar da aldım. İki kişiyiz de benim hiç olanlardan haberim yok gibiydim. Piknik mi, yolculuk mu vardı? Benim mi haberim yoktu? Arabanın bagajına koyup aslında devam edip hemen spor salonuna gitmeyi düşünmüştüm, ancak hava ısınınca bagajdaki yiyecekleri bekletmemek için eve götürmeye ve sonra da bisikletimle spora gitmeye karar verdim. Eve geldiğimde yiyecekleri buzdolabına güzel güzel yerleştirdim. Spor çantamı alıp garajıma gittim, bisikletim hep orada durur. Fakat şunu da belirtmeliyim bisikletim tehlikeli bir yerde, motorumla yan yana duruyor. O ana kadar bunun farkına varmamıştım. Son gezimden sonra motoru garajımda ters park halinde bırakmıştım.

 

 

 

 

 

 

Önceki gece şehir dışından çok geç saatlerde eve vardığım için hem yorgun olduğumdan, hem de ses olmasın diye aceleyle motoru kapatıp sessizce o şekilde park edivermiştim. Konu komşuyu düşünmek lazım, kimseyi rahatsız etmeye hakkımız yok, hele ki gece yarısı ise. Bisikletimi almaya garaja gittiğimde motoru öyle ters görünce bari düzelteyim de oğluşum yerinde düzgün dursun dedim. Ne gerek vardı ki buna şimdi, yola çıkarken düzeltebilirdim ama içim rahat etmedi. Motorumla haşır neşir olunca da bisikletime olan ilgi alakam kayboldu. İşte tehlikeli durum ile bunu kastetmiştim. Günün akışı o anda değişiverdi. Aldığım sandviçlerden yolluk yapmaya başlamıştım, çantama salatalık ve elma koydum, bir termosa da soğuk su doldurdum. Yola çıkıyorum ama istikamet belli değildi. Yine mi plansız bir gezi? Kısa bir beyin fırtınası yaptım, Durusu Gölü’ndeki güzel doğayı görmeye gidebilirdim, hemen yakın zaten, eve döndüğümde hala sporuma da gidebilirdim. Plan onaylandı, ekmekler piknik için hazırlandı ve motor garajdan çıktı. Güneşi görünce gerindi sanki ve heyecan hissettirdi. Güneş siyah grenajın ve tankın üzerine vurunca daha da güzel ve coşkulu göründü gözüme. Ona öyle bakınca hayaller kurmaya başladım. Yan taraflara kocaman çantalar taksam, South Africa turuna çıkar gibi müthiş büyük bir gezi yapsam, haftalarca yol hatta en az iki ay yolculuk ve keşif yapsam, toz toprak içinde olsam, yorgunluk ve susuzluk ile mücadele etsem ve hatta bazen yolumu kaybetsem.

 

 

 

 

 

 

Hep fotoğraflardan gördüğüm harikulade yollardan gitsem, hiç görmediğim bitkileri görsem, farklı yörelerin insanlarıyla oturup sohbet edip çay içsem, yaşlı bir köylünün hikayelerini dinlesem, yaylalara çıksam, yağmura hatta doluya yakalansam, doğanın farklı farklı ot kokularını yaşasam ve vardığım yerlerde hep yeni güzellikler görsem. Birbirinden güzel videolar ve nefis fotoğraflar çeksem. Çantaların üzeri rengarenk stickerlerle dolup taşsa ve her yerden anılar toplayarak evime dönsem. Bu ne büyük bir mutluluk olurdu. Sanırım her motor sürücünün hayallerinde böyle büyük geziler vardır. Böyle bir yolculuğun dönüşünde dev bir gezi yazısı ve ilk kitabımı yazardım. Maddi durumlar elverse çoktan böyle bir macera yapıp dönmüştüm. Off of! Çok fena hayallere daldım ve şimdi bunun tam tersi sadece İstanbul içerisinde ufak bir göl gezisi yapacaktım. Acil olarak gerçeklere dönmeliydim ve giyinip minik gezim için motorumla yola çıktım. Anadolu tarafından Avrupa yakasına geçmek için ikinci köprüyü kullandım ve Kemerburgaz çıkışından çıkıp yoluma devam etmeliydim.

 

 

 

 

 

 

 

Ancak o çıkışa o kadar çabuk varmıştım ki çıkamadım. Çıkışı kaçırmış gibi yola devam ettim. Yolu uzatıp çok ileriden bir yerlerden Durusu Gölü’ne gidebilirdim. Edirne’ye gitme fikri bile gelip gitti aklıma. Yolu böyle uzattığım zamanlarda genelde “kestirmeden gittim” derim, tam tersi olmuş da olsa. Bir gün Çekmeköy’den Kartal Oto Sanayi’ne gidiyordum, kısa bir yol olduğu halde “kestirmeden” Ömerli Barajı’nın üzerinden gittim. Hatta Şile üzerinden yolu iyice uzatabilirdim fakat abartmak da istemedim. Bu durum birçoğumuza tanıdık gelir. O gün Durusu Gölü’ne giden Kemerburgaz çıkışını teğet geçtim. Piknik malzemelerimi hak etmek için daha fazla yol yapıp acıkmalıydım, zaten bahaneden bol ne var? Otoyoldan Edirne istikametine doğru ilerliyor iken Büyükçekmece Gölü’nden geçerken sol tarafta harika bir yol dikkatimi çekti.

 

Yol tam gölün içinden geçiyordu, her iki tarafında şekilli ağaçlar kıyı şeridini süslüyordu. Ağaçlar kısmi olarak gölün içindeydi ve şahane bir manzara oluşturuyordu. Oraya gitmeliydim. Fakat otoyolda yakın bir yerden çıkış yoktu. Epey gittikten sonra ilk çıkış Çatalca idi. Yılların tecrübesinden mi bilmiyorum gps ve harita olmadan hangi yoldan gideceğimi garip bir şekilde biliyordum. Göl henüz görünmüyordu ve bulunduğum yol şehir dışına çıkmış gibi tenhalaşmaya başladı. Etrafımda kurumuş geniş toprak alanlar vardı ve kuş sesleri duyuyordum. Çekmece Gölü’ne doğru ilerlerken Hezarfen Havaalanı’na rastladım. Adını Türk havacılığının öncüsü kabul edilen Hezarfen Ahmet Çelebi’den almıştır. Orası sadece bir havaalanı değilmiş, aynı zamanda bir hobi alanıymış. Orada paten sahası, çocuk bahçesi, uluslararası standartlarda model uçak pisti, model araba pisti, model off-road pisti ve konaklama imkanları da varmış. Ayrıca konser ve etkinlik de organize ediliyormuş. İyi ki bir mola verdim ve o güzel ortamı gezdim. Doğa ile iç içeydi ve sanki hiç İstanbul içinde değilmişim gibi hissettim. Uçakları biraz izledikten sonra hedefime gitmek için tekrar yola çıktım. Gölü yavaş yavaş görmeye başlamıştım ve yaklaştıkça uzaktan gördüğüm o muhteşem manzaralı yolu bulmuştum.

 

Zafer duygusuyla ilk ağaçlık göl manzaralı yerde durdum ve fotoğraf çekmeye başladım. Kıyıdaki taşlara basıp gölün tam kenarına indim, bir sürü minik kurbağa vardı ve suyun içinde sürekli bir şeyler hareket halindeydi. Doğayı oracıkta izlemek için taşların üzerine oturdum. Göl sakin ve dümdüz serili bir çarşaf gibi karşımda duruyordu, tek bir dalga yoktu ve esinti de olsa göl dümdüz kalmaya devam ediyordu. Az ilerde oltalarıyla gelenler vardı, balık tutuyorlardı. Minik piknik çantamı açmak ve biraz keyif yapma zamanı gelmişti. Aklımdaki bütün sıkıntılar ve dertler uçup gitmişti. Doğanın kollarında, deli yüreğimi düşünüp geldim ve yalın bir hayatın en keyiflisini yaşıyordum o anlar. Bir tutam rüzgar, iki lokma ekmek ve en önemlisi iki tekerim. Daha ne ister ki bir motorcu? Moladan sonra yol kenarında yavaş yavaş ilerledim, tekrar durup fotoğraf çektim. O yolda zaman harcamak güzeldi, ilerleyince Karaağaç Köyü’ne vardım. Koca İstanbul şehrin içinde bir köy. Sürekli önüme tavuklar çıkıp duruyordu, yolumda inek pisliği vardı, tipik köy hali kıyafetleriyle insanları görmek beni çok mutlu etti. Fakat köye girerken sağ tarafta yeni ve şık bir piknik mangal yeri vardı, pırıl pırıl ahşaptan yapılmış, önünde ferah manzarası ve otoparkı olan bir tesisti. Sonuçta İstanbul’daydım, o kadar karmaşa olacak artık. Bu arada oğluşumun benzini azalmıştı. Bir benzin istasyonuna kadar yetecek benzinim vardı, sadece depoyu sonuna kadar bitirme alışkanlığım olmadığı için benzin almanın vakti gelmişti diye düşündüm. Burada bir benzin istasyonu bile çıktı karşıma. Belki hemen başka benzinci bulunmaz diye biraz aldım ve yola devam ettim. Ana yola vardığımda istemediğim kadar çok benzin istasyonlarıyla karşılaştım.

 

 

 

 

 

 

Bulunduğum yol otoyola varıyordu, fakat kesinlikle o zevksiz otoyola girmek istemiyordum. Tam ters istikamete saptım ve Durusu Göl’üne ulaşma fikri hala aklımdaydı. Hadımköy üzerinden uzanırsam Durusu Gölü’nün yakın bölgelerine gelme olasılığı yüksekti. Yassiören’i takip ettim ve Kemerburgaz levhasını gördüğümde “Bingo!” dedim. Yol tenha idi ve garip boş arazilerden geçiyordu, şehir dışındaymışım gibi hissettim yine. İlerledikçe kamyonlar çoğaldı ve yolda devrilmiş bir kamyon nedeniyle arabalar kontak kapamış duruyordu. O bölgelerde jandarma sorumlu sanırım, onlar müdahale ediyordu. Yavaşça öne kadar geldim ve olayı geride bıraktım. Yol tek gidiş geliş şeklindeydi, çevrede hem yeşillik hem tek tük fabrikalar vardı. Az sonra yine bir kamyon kazası vardı ve yol kapanmıştı, herkes bekliyordu, metrelerce kuyruk oluşmuştu. Bu sefer kamyon yolun kenarına kayıp tekerini çamura saplamıştı ve çıkamıyordu. Olay yerini yine yavaş yavaş geçtim. Öyle tatsız durumlarda hızlıca gaza basıp çabucak geçmeyi sevmiyorum, herkes hareketsiz dururken bir de üstelik bir kaza da olmuşken sakin ve dikkatlice geçmek sanki daha uygun gibi geliyor bana. Normal koşullar olmadığı için daha dikkatli olmak doğrudur bence.

 

Orayı da geçtikten sonra gözlerime inanamadım, tam isabet etmiştim, evet muhteşem Durusu Gölü’ne varmıştım. Dev bir ana kapısı var, sevinçle hemen doğa parkına girdim. Harita olmadan nasıl buldum hala bilmiyorum, sanki hep oralardan geçiyorum ve avucum içi gibi biliyordum, fakat öyle bir şey de yok. Sadece tahminlerle yolu buldum. Durusu Gölü aslında bir Terkos Gölü’dür. Çok daha evvelden Karadeniz’de bir koy idi. Zaman içinde dalgalanan kumların yaptığı bariyerlerden dolayı bu koy denizden kopmuş ve bir tatlı su gölüne dönüşmesine neden olmuştur. Göl yeşillikleriyle ve doğasının pozitif enerjisiyle kendine hayran bırakıyor, ayrıca balık tutmak, kanoyla gezmek gibi birçok alternatifi de sunuyor. Parka girip biraz daha ilerledikten sonra yükseklerden gölü görmeye başladım. Karşımda duruyordu, öğlen evden çıktığımda hedef olarak belirlediğim yerdeydim. Kıyısına indiğimde mis gibi havasını içime çektim, piknik masaları vardı ve yine bir sürü kurbağa vardı, konser verir gibi sesleri geliyordu. Hemen terliklerimi giyip gölün etrafını gezdim. Nefis bir doğanın içindeydim, kıyıdaki sazlıklar boyumdan uzundu. Nedense göl kenarını çok severim, çevresi hareketlidir ve hoş bir atmosferi vardır. Yağlı boya tabloya bakar gibi izledim.

 

 

 

 

 

 

Kuş seslerini de dinledikten sonra dönüş zamanı geldi diye toparlandım artık. Yola devam ettiğimde ikinci köprü yoluna doğru ilerledim, biraz hareketli bir dönüş oldu. Yolda ve çevrede büyük inşaat çalışmaları vardı ve toprak taşıyan onlarca kamyon yolları doldurmuştu, her yer toz duman içindeydi. Yol çok bozuktu, büyük ve küçük taşlar, çukurlar, çatlaklar ve bazen balçık yüzünden arabalar bile geçerken zorlanıyordu. Engelli park kuru gibi geldi bana, eğlenceliydi. Dönüşüm her şeye rağmen rahat ve çabuk geçti. Toz duman içinde kaldıysam da sorun yoktu, zaten bunu çok seviyordum. Ertesi gün üçüncü göl gezimi planladığım için eve geldiğimde motorumu hemen sabah için hazır hale getirdim. Bu sefer biraz daha uzakta olan bir göl hedefimdi. Abant Gölü. Bugün gördüğüm Büyükçekmece Gölü ile Durusu Gölü’nü ertesi gün Abant Gölü gezisi ile bağlamak güzel bir üçlü oldu. Önce otoyoldan gittim, otoyol tenha ve çok müsaitti. Güzel bir sürüş oldu, motor yağ gibi aktı gitti, adeta süzüldüm. Esas Abant Gölü’ne giden yola girince manzara daha da güzelleşti ve gözlerim pervane gibi dönerek etrafta her yeri görmeye çalıştı. Yol kenarındaki ufak şelaleler mi desem, yeşilliğin içindeki mola yerlerinden mi bahsetsem bilemiyorum ki, gitmek, görmek ve gezmek lazım.

 

Abant Gölü’ne varış anı çok keyifliydi. Doğanın o mis kokusu, göl manzarası, sazlıklar, binmek için bekleyen süslenmiş atlar ve etrafı saran o sapsarı çiçekler. Sazlıklar ve çevrede yükselen yemyeşil ağaçlar yine harika bir atmosfer oluşturuyordu. Çok insan vardı, kalabalıktı fakat doğanın sakinleştirici gücü ile insanlar keyifliydi ve ses seda yoktu. Herkes kendi halinde mutlu mesut gününü geçiriyordu. Motor üzerinde doğanın güzelliklerini görmek benim için vazgeçilmez bir yaşam. Hele ki dağlara çıktığımda, toprak yollardan yükseklere tırmandığımda, kıvrımlı yollardan gittiğimde ve yaylalara ulaştığımda hayatın ta kendisini hissediyorum. Rakım yükseldikçe bitk i örtüsünün değiştiğini görmek bana heyecan veriyor ve daha da ilerleme isteği oluyor. Doğada motor sürerek gezmek ve tabiatı görmek yaşam tarzım. Toz toprak da olsa yol olsun, güneş, ağaç, çiçek, böcek olsun, kısacası hep doğa olsun. Kendimi kaybediyorum bu güzellikleri yaşayınca. Bu tutkunun neden bu kadar büyük olduğunu bilemiyorum. Sorunun cevabını bulmaya çalışırcasına yollardayım, hatta sevgili anneme kaç defa sormuşumdur : “ Anne neden ben böyleyim? ” diye…?

Cevap bırakın